
15. Türkiye Enerji Zirvesi’nde düzenlenen ‘Yenilenebilir Enerji Oturumu’, IC Enterra CEO’su Cem Aşık moderasyonunda gerçekleştirildi. Panelde, KfW IPEX–Bank Başkan Yardımcısı Çağrı Güven, Hidroelektrik Santralleri Sanayi İş İnsanları Derneği (HESİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Elvan Tuğsuz Güven, Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği (TÜREB) Başkanı İbrahim Erden ve SOLAR3GW Başkanı Yusuf Bahadır Turhan konuşmacı olarak yer aldı.
15. Türkiye Enerji Zirvesi’nde düzenlenen ‘Yenilenebilir Enerji Oturumu’, IC Enterra CEO’su Cem Aşık moderasyonunda gerçekleştirildi. Panelde, KfW IPEX–Bank Başkan Yardımcısı Çağrı Güven, Hidroelektrik Santralleri Sanayi İş İnsanları Derneği (HESİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Elvan Tuğsuz Güven, Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği (TÜREB) Başkanı İbrahim Erden ve SOLAR3GW Başkanı Yusuf Bahadır Turhan konuşmacı olarak yer aldı.
‘Rüzgâr enerjisinde depolama ile gelişme hamlesi bir fırsat’

Depolamalı projeler, Türkiye’nin enerji dönüşümünde stratejik bir kırılma noktasıdır. Bugüne kadar güneş enerjisinde yaşanan hızlı büyümenin temelinde lisanssız üretim modeli yer almıştır. Türkiye’de kurulan güneş santrallerinin önemli bir bölümü bu model sayesinde hayata geçirilmiş, güçlü bir sanayi ve yatırım ekosistemi oluşmuştur. Bu yapı, yalnızca kurulu güç artışını değil; ekipman üreticisinden mühendise, finansmandan proje geliştirmeye kadar geniş bir değer zincirini harekete geçirmiştir.
Benzer bir ivme bugün rüzgâr enerjisinde depolamalı projeler aracılığıyla yakalanma potansiyeline sahiptir. 2011 yılında yapılan rüzgâr ihalelerinden sonra sektörde yeni bir büyüme hamlesi için önemli bir fırsat ortaya çıkmıştır. Tartışmaların ötesinde, yaklaşık 18 bin 500 megavatlık depolamalı rüzgâr portföyü, Türkiye’yi Avrupa’nın en büyük portföylerinden birine sahip ülkeler arasına taşımaktadır. Buna ek olarak YEKA projeleri ve mevcut santrallerdeki kapasite artışları da dikkate alındığında, sektör açısından son derece güçlü bir yatırım perspektifi oluşmaktadır.
Enerji politikası perspektifinden bakıldığında Türkiye’nin stratejisinin üç temel sacayağı bulunmaktadır: arz güvenliği, enerji bağımsızlığı ve karbon nötr hedefi. Bunlara dördüncü ve tamamlayıcı unsur olarak ucuz ve erişilebilir enerji eklenmelidir. Vatandaşın uygun fiyatlı elektriğe ulaşabilmesi, bu dönüşümün en kritik sosyal boyutudur. Hidroelektrik, rüzgâr ve güneş gibi yerli ve yenilenebilir kaynaklar bu hedefe ulaşmada temel araçlardır; ancak bu kaynakların sürdürülebilir ve güvenilir şekilde sisteme entegre edilebilmesi için depolama yatırımları vazgeçilmezdir.
Sonuç olarak depolamalı projeler, hem ülkenin uzun vadeli enerji hedeflerine hizmet etmekte hem de yatırımcıya güçlü ve çeşitlendirilmiş bir portföy oluşturma imkânı sunmaktadır. Bu yönüyle depolama, Türkiye’nin enerji dönüşümünde tamamlayıcı değil, kurucu bir unsur haline gelmektedir.
Süper izin düzenlemesi kapsamında hayata geçirilen en önemli adımlardan biri, ruhsatlandırma yetkisinin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na verilmesidir. Bu çerçevede ÇED süreçlerine ilişkin düzenlemeler yapılmış; imar başlığı altında Bakanlık tarafından yürütülen ikincil mevzuat çalışmaları tamamlanmıştır. Bakan yardımcılarıyla gerçekleştirilecek son değerlendirme toplantılarının ardından bu düzenlemelerin onaya sunulması planlanmaktadır.
Süper izin sürecinde ele alınan bir diğer kritik başlık ise orman izinleridir. Mevcut uygulamada yatırımcılar; sondaj izni, ön lisans ön izni, ön lisans kesin izni, lisans ön izni ve lisans kesin izni olmak üzere çok aşamalı ve zaman alıcı bir izin süreciyle karşı karşıya kalmaktaydı. Orman izinlerine ilişkin ikincil mevzuat çalışmaları da tamamlanmış olup, Bakanlık onay sürecinin ardından rüzgâr enerjisi projeleri için tek bir orman izni mekanizmasının hayata geçirilmesi hedeflenmektedir.
Ön lisans, lisans ya da yatırım aşamasına gelmiş olmasına rağmen yer değişikliği ve benzeri idari sorunlar nedeniyle ilerleyemeyen projeler için de yeni bir düzenlemenin gündeme gelmesi beklenmektedir. Bu düzenlemenin, süreci tıkanmış projelerin yeniden ilerleyebilmesine katkı sağlaması öngörülmektedir.
Deniz üstü rüzgâr yatırımları, Türkiye özelinde değerlendirildiğinde küresel örneklerden belirli yönleriyle ayrışmaktadır. Bu yatırımlar, karasal rüzgâr projelerine kıyasla çok daha kapsamlı bir ön hazırlık süreci gerektirmektedir.
Deniz üstü projelerde rüzgâr ölçümleri iki yıla kadar uzamaktadır. Deniz ortamında 120 metre seviyelerinde sabit ölçüm platformları kurmak mümkün değildir. Bu nedenle ölçümler; lidar, sonar, lazer veya ultrason teknolojileri kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Bu sistemlerin çalışabilmesi için sürekli enerji temini gerekmekte, ayrıca deniz suyu tuzluluğu, dalga rejimi, deniz altı yapısı ve zemin uygunluğu gibi çok sayıda parametre eş zamanlı olarak ölçülmektedir. Bu kapsamda gerçekleştirilen jeolojik ve jeoteknik etütler hem teknik olarak karmaşık hem de maliyet açısından oldukça yüksektir.
Yaklaşık 100 megavat büyüklüğünde bir deniz üstü rüzgâr projesi için yalnızca ön hazırlık ve geliştirme aşamasında 40–50 milyon dolar seviyelerinde maliyetler söz konusu olabilmektedir. Bu durum, yatırımların önündeki temel teknik ve ekonomik engellerden birini oluşturmaktadır. Türkiye, karasal rüzgârda yaklaşık 120 bin megavatlık bir potansiyele sahipken, yüzer deniz üstü rüzgârda 70 bin megavat, sabit temelli deniz üstü rüzgârda ise 15–20 bin megavat seviyelerinde bir potansiyel öngörülmektedir. Ancak bu iki teknoloji arasındaki yatırım maliyetleri belirgin şekilde farklılaşmakta; karasal projelerde megavat başına yatırım maliyeti 1 milyon doların altına inerken, deniz üstü projelerde bu rakam 3–4 milyon dolar seviyelerine çıkabilmektedir.
Bugün düşük yatırım maliyetlerine sahip karasal projelerde, 3,5 cent seviyesinde fiyatlarla yatırım yapmak isteyen çok sayıda şirket bulunurken; depolamalı projelerde de yüzlerce firma aktif olarak süreçleri yürütmektedir. Buna karşın deniz üstü rüzgâr yatırımlarında yatırımcı sayısı doğal olarak daha sınırlı kalmaktadır. Karasal büyük ölçekli projelerde dahi yalnızca güçlü bilanço yapısına ve finansmana erişim kabiliyetine sahip şirketler başarılı olabilirken, deniz üstü projeler çok daha yüksek sermaye gücü ve genellikle konsorsiyum yapıları gerektirmektedir.
Finansman boyutunda ise bu projeler çok büyük tutarlı yatırımlar ve güçlü bilanço teminatları gerektirdiğinden, hukuki ve kurumsal yapı büyük önem taşımaktadır. Deniz üstü rüzgâr yatırımları, ancak tamamen güvence altına alınmış finansman ve sözleşme yapılarıyla hayata geçirilebilmektedir. Bu nedenle teknik, ekonomik, finansal ve kurumsal olmak üzere dört temel engelleyici unsur söz konusudur ve bu unsurların aşılması yıllar süren kapsamlı bir hazırlık sürecini zorunlu kılmaktadır.
Türkiye’de bu süreçler halihazırda devam etmektedir. Dünya Bankası desteğiyle Marmara Denizi’nde ölçüm çalışmaları yürütülmekte, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı koordinasyonunda hazırlık süreçleri sürdürülmektedir. Ayrıca Ege Denizi’nde belirlenen beş sahada ön çalışmalar devam etmektedir. 2035 yılına kadar 5 gigavat deniz üstü rüzgâr kapasitesine ulaşma hedefi doğrultusunda, Türkiye’nin planlı ve doğru bir yol haritası izlediği değerlendirilmektedir.
‘En iyi depolama yöntemi baraj depolama’

Hidroelektrik santraller, Türkiye’nin toplam kurulu gücünün yaklaşık yüzde 25’ini oluştururken, kuraklığın üretim üzerindeki olumsuz etkilerine rağmen toplam elektrik üretimindeki payları yaklaşık yüzde 20 seviyesindedir. Bu yatırımlar, 2000’li yıllarda TEİAŞ projeksiyonları doğrultusunda, yüzde 25 özkaynak ve yüzde 75 banka finansmanı yapısı ile elektrik fiyatlarının 7,5–8 cent seviyelerinde olacağı varsayımıyla hayata geçirilmiştir. Ancak gelinen noktada, uzun yıllar ortalamalarının oldukça altında kalan üretim değerleri nedeniyle hidroelektrik santrallerin yıllık üretimdeki payı yüzde 17 seviyesine gerilemiştir. Su potansiyelindeki ciddi azalma ve mevcut piyasa koşulları, birçok tesisin finansal yükümlülüklerini ve işletme giderlerini karşılamakta zorlanmasına yol açmaktadır.
Bu çerçevede, kayıp üretim kapasitesinin hibrit yatırımlarla telafi edilebileceği değerlendirilmektedir. Hidroelektrik santrallerin sahip olduğu geniş arazi imkânları, mevcut iletim altyapısı ve depolama kabiliyetleri, GES, RES ve uygun alanlarda jeotermal gibi hibrit projeler için önemli bir avantaj sunmaktadır. Özellikle bahar aylarında artan yenilenebilir üretimin yaz döneminde suyun depolanmasına olanak sağlaması, hidroelektrik üretimi etkin biçimde tamamlayacak bir yapı oluşturmaktadır.
Mevcut kapasite kısıtlarının yapısal bir yetersizlikten değil teknik ve hidrolik sınırlardan kaynaklandığı; Türkiye genelinde hiçbir hidroelektrik santralin kurulu kapasitesini fiilen tam olarak kullanamadığı ifade edilmektedir. Bu nedenle, eksilen kapasitenin hibrit GES ve RES yatırımlarıyla desteklenmesi, özellikle kuraklık koşullarının etkisini azaltacak kritik bir çözüm olarak görülmektedir.
Ayrıca, baraj depolaması hidroelektrik santral yatırımcıları açısından en etkin enerji depolama yöntemi olarak öne çıkmakta. Türkiye bu alandaki kapasitesiyle Avrupa’da ilk beş, dünyada ise ilk on ülke arasında yer almaktadır. En az sekiz saatten 24 saate kadar uzanan su depolama imkânlarının, kimyasal depolama çözümlerinden önce veya bu çözümlerle birlikte enerji sistemine önemli katkı sağlayacağı ve hibrit yatırımların entegrasyonunu kolaylaştıracağı değerlendirilmektedir. Bu kapsamda, sektör paydaşlarıyla çalışmalar ve görüşmeler sürdürülmektedir.
2000’li yılların başında önemli bir gelir kalemi olan karbon gelirleri, gönüllü karbon piyasalarındaki fiyat düşüşleri nedeniyle bugün sürdürülebilirliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu durum, gönüllü piyasa yapısının etkinliğini kaybettiğini göstermektedir. Yeşil tahvil uygulamaları, karbon ayak izi ve Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması gibi araçların, gönüllü piyasalardan başlayarak zaman içinde zorunlu hale gelmesi durumunda karbon piyasalarının yeniden değer kazanabileceği değerlendirilmektedir. Halka arzlara alternatif olarak yeşil tahvil mekanizmalarının devreye alınması, bankacılık sektörünün de ilgisiyle birlikte, daha sağlıklı bir finansman yapısı oluşturabilir.
Hidroelektrik santraller açısından ilave gelir mekanizmalarına duyulan ihtiyaç artmaktadır. Kuraklık nedeniyle azalan üretimin telafi edilebilmesi ve finansal sürdürülebilirliğin sağlanabilmesi için, kurulu güç yerine gerçekleşen üretim bazlı bir maliyet yapısına geçilmesi önem taşımaktadır. Gelir-gider dengesinde giderler lehine açılan makasın kapatılabilmesi için yapısal düzenlemelere ihtiyaç bulunmaktadır.
Bu kapsamda, sistem kullanım, orman izin ve su kullanım bedelleri başta olmak üzere kamu kaynaklı mali yükümlülüklerin üretim bazlı olarak yeniden düzenlenmesi beklentisi bulunmaktadır. Ayrıca, geçmiş dönemlerde diğer piyasalarda uygulanan kapasite mekanizması, soğuk yedek ve AUF benzeri destekleyici mekanizmaların, gerekli görüldüğünde hidroelektrik santraller için de hayata geçirilmesinin yerinde olacağı değerlendirilmektedir.
‘Finans sektörünün YEKA’ya karşı memnuniyeti yüksek’

Gündemimizin önemli bir bölümünü, ağırlıklı olarak YEKA projelerinin finansmanı oluşturmaktadır. Bu kapsamda sıklıkla, KfW’nin söz konusu projelere yönelik finansman motivasyonunun ne olduğu sorusu gündeme gelmektedir. Banka tarafındaki temel motivasyon, Türkiye’ye ve yenilenebilir enerji sektörüne duyulan uzun vadeli ilgi ve bağlılıkla doğrudan ilişkilidir.
KfW, Türkiye’de yaklaşık 55 yıldır faaliyet gösteren bir kalkınma bankasıdır. Bankanın iki temel misyonu bulunmaktadır: ekonomik kalkınmanın desteklenmesi ve yeşil dönüşümün finansmanının sağlanması. Türkiye’de gerçekleştirilen YEKA projeleri, bu iki misyonla da yüksek düzeyde örtüşmektedir.
Geçtiğimiz hafta finans paydaşlarıyla bir toplantı gerçekleştirildik. Henüz rapor yayımlanmamış olmakla birlikte, toplantıda öne çıkan üç temel başlık bulunmaktadır. Yaklaşık 130 kişiden oluşan, seçkin bir katılımcı grubuna yöneltilen değerlendirmelerde, Türkiye’nin 2030 hedeflerine ulaşabilmesi için yıllık 3–4 milyar euro düzeyinde finansman ihtiyacının yeterli olup olmadığı sorulmuştur. Katılımcıların yüzde 60’ı bu tutarı yetersiz bulurken, yüzde 40’lık bir kesim mevcut seviyeyi yeterli görmüştür.
Toplantıda ayrıca son birkaç yılda yerli ve yabancı finans kuruluşlarının yenilenebilir enerji projelerine yönelik ilgisi değerlendirilmiştir.
Finansmana erişimde yaşanan zorluklar YEKA ve YEKDEM projeleri özelinde ayrıca ele alınmıştır. YEKA projelerinde 20 yıllık sabit alım garantisinin sağladığı yüksek öngörülebilirlik nedeniyle memnuniyetin genel olarak yüksek olduğu görülmektedir. Bununla birlikte, ihalelerde oluşan agresif fiyat seviyelerinin nakit akışları üzerinde belirli bir baskı yarattığı da ifade edilmiştir. Bu durum, finansmana erişim açısından güçlü bilanço yapısına sahip yatırımcıların daha avantajlı konumda olacağını göstermektedir. İlk değerlendirmede finansman seviyesini yeterli bulan yüzde 40’lık kesimin de büyük ölçüde bu gruptan oluştuğu değerlendirilmektedir.
Depolamalı projelere ilişkin değerlendirmelerde ise katılımcıların yüzde 78’i mevcut durumdan memnun olmadığını belirtmiştir. Bu memnuniyetsizliğin temel nedenleri arasında gelir projeksiyonlarının yeterince öngörülebilir olmaması, yan gelir mekanizmalarının henüz netleşmemesi, yerli teşviklerin uygulamada sınırlı kalması ve yatırımcıların karşı karşıya olduğu belirsizlikler yer almaktadır.
‘İzin kısmı GES yatırımlarının geleceğini yakından ilgilendiriyor’

Son YEKA 2025 yarışmaları, çeşitli açılardan önemli sonuçlar ortaya koymuştur. Öncelikle, Türkiye’de ilk kez yüzer GES’e yönelik bir YEKA yarışma ilanı yayımlanmış ve bu kapsamda 35 megavatlık kapasite ihale edilmiştir. Türkiye’nin birincil yüzer GES potansiyelinin, toplam göl alanlarının çok küçük bir bölümünün devreye alınmasıyla yaklaşık 11 gigavat seviyesinde olduğu değerlendirilmektedir. Bu nedenle, yüzer GES ihalelerinin devam etmesi büyük önem taşımaktadır.
İzin süreçleri, özellikle lisanslı GES yatırımlarının geleceğini doğrudan etkilemektedir. Depolamalı GES projelerinde her yıl yaklaşık 1 GW’lık kapasiteyi hayata geçirmek dahi güçlükle mümkün olurken, özel sektörün elinde hâlihazırda 15–16 GW seviyesinde depolamalı GES ön lisansı bulunmaktadır. Buna karşın, bugüne kadar yalnızca yedi projenin lisanslanabilmiş olması, lisans süreçlerinde ciddi bir tıkanıklık yaşandığını göstermektedir. Bu süreçte en fazla sorun yaşanan alanlardan biri tarım arazileriyle ilgili değerlendirmelerdir.
Başvurusu yapılan alanların hazine arazisi olması durumunda dahi, ÇED sürecinde İl Tarım Müdürlüklerinin görüşleri doğrultusunda bu alanların mera statüsüne alınması atıl durumdaki arazilerin yeniden mera sürecine girmesine yol açmakta; bu durum hem maliyetleri artırmakta hem de izin süreçlerini yaklaşık bir yıl uzatmaktadır. YEKA uygulamalarında olduğu gibi, başvuru sonrası tapulara şerh konularak bu alanların belirli bir süre boyunca farklı tasarruflara karşı korunması yönünde yeknesak bir uygulamaya geçilmesi, izin süreçlerinin hızlandırılmasına katkı sağlayacaktır.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından izinlerin verilmesine yönelik düzenlemelerin bir an önce devreye alınması gerekmektedir. Bu sürecin hızlandırılması, söz konusu kapasitelerin akıbetinin netleşmesi ve yatırımların zamanında hayata geçirilmesi açısından kritik öneme sahiptir.
Solar3GW Derneği olarak yayımlanan son raporda, tarım GES uygulamalarının özellikle vurgulandığını belirtmek gerekir. Tarım GES modelleri, tarım sektörü açısından da önemli avantajlar sunmaktadır. Uluslararası uygulamalar, yükseltilmiş panellerin altında birçok tarım ürününde verim artışı sağlanabildiğini ve aynı alanda eş zamanlı olarak elektrik üretiminin mümkün olduğunu göstermektedir. Buna rağmen, izin süreçlerindeki zorluklar nedeniyle GES yatırımlarının çoğunlukla tarımsal üretim açısından verimsiz ve uzak alanlara yönlendirilmesi, değerlendirilmesi gereken önemli bir politika başlığı olarak öne çıkmaktadır.
Lisanssız elektrik üretim tesislerinde 10 yıllık YEKDEM sonrası ihtiyaç fazlası enerji fiyatı belirlendi13 Haziran 202614:22 Yer altı maden işletmelerinde meydana gelen maliyet artışlarının karşılanmasına ilişkin kararda değişikliğe gidildi13 Haziran 202614:20 Denizüstü Rüzgar Enerjisi Derneğinin ilk liman toplantısı Mersin’de düzenlendi13 Haziran 202609:00 GKRY, İsrail, Yunanistan ve ABD, Doğu Akdeniz Enerji Merkezi kurulması için anlaştı13 Haziran 202608:30 Elektrikli araçlar dünyanın çevresini 4 bin 400 kez dolaştı13 Haziran 202608:00