
KYO Legal Hukuk Bürosu Ortak Avukatı Furkan Ökse, ‘Türkiye’nin İlk İklim Kanunu’nun, işletmelerin finansal yapılarını ve iş gücü piyasasını dönüştürdüğünü ifade ederek, “Düşük karbonlu ekonomiye geçiş sürecinin, iş yapma biçimlerini temelinden değiştirdiğini söyleyebiliriz. Şirketler, sera gazı salımlarını resmi olarak ölçmek, raporlamak ve denetime açmakla yükümlü hale geliyor’’ değerlendirmesinde bulundu.

İklim değişikliğinin etkilerini her geçen gün daha yakından hisseden Türkiye, bu alandaki en somut adımını attı. 2 Temmuz’da TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen Türkiye’nin ilk İklim Kanunu, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu tarihi adım, sadece çevresel değil; ekonomik, sosyal ve yönetişim boyutlarıyla da derin bir dönüşümün kapısını aralıyor.
Net sıfır emisyon hedefi ve yeşil büyüme vizyonu çerçevesinde hazırlanan Kanun, sera gazı emisyonlarının azaltılmasını ve iklim değişikliğine uyumu merkezine alıyor. Yasada, “iklim adaleti”, “adil geçiş”, “emisyon ticaret sistemi (ETS)” ve “gömülü sera gazı emisyonları” gibi kavramlar ilk kez hukuki zemine kavuştu. Kanun, ayrıca iklim politikalarının planlama, uygulama, denetim ve finansman araçlarını da kapsayan geniş bir kurumsal çerçeve sunuyor.
Türkiye’nin ilk İklim Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte, yalnızca çevre politikalarında değil, iş dünyasının işleyişinde de köklü bir dönüşüm süreci başladı. Artık işletmeler için finansal kârlılık kadar karbon ayak izi, enerji tüketimi ve çevresel etki de hayati öneme sahip. Yeni yasa, şirketlerin sadece üretim ve tüketim alışkanlıklarını değil, aynı zamanda iş gücü yapısını ve kurumsal stratejilerini de yeniden şekillendiriyor.
KYO Legal Hukuk Bürosu Ortak Avukatı Furkan Ökse, bu dönüşümün detaylarını gazetemiz muhabiri Sibel Cennetoğlu’na özel olarak değerlendirdi.
KYO Legal Hukuk Bürosu Ortak Avukatı Furkan Ökse, “Kanun, işletmelerin finansal yapılarını ve iş gücü piyasasını da dönüştürüyor. Düşük karbonlu ekonomiye geçiş süreci, yeni becerilere ve uzmanlıklara olan ihtiyacı artıracak. Şirketlerin iş yapma biçimlerini temelinden değiştirdiğini söyleyebiliriz” değerlendirmesinde bulundu.
Türkiye’nin ilk İklim Kanunu, özel sektör açısından adeta bir dönüm noktası niteliğinde. Bu kanunla birlikte, karbon yönetimi ve sürdürülebilirlik artık kurumsal sosyal sorumluluk projelerinin bir parçası olmaktan çıkarak şirketlerin iş stratejisinin merkezine yerleşiyor. Şirketler, sera gazı salımlarını resmi olarak ölçmek, raporlamak ve denetime açmakla yükümlü hale geliyor. Ayrıca, Türkiye’de ilk kez hayata geçirilen Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) kapsamında, firmalar yıllık salımlarına karşılık gelen tahsisatları teslim etmek zorunda kalacak; yani çevresel performans artık finansal başarıyla doğrudan bağlantılı bir hale geliyor.
Buna ek olarak, ciddi bir yaptırım boyutu var. Hukuksal açıdan bakıldığında, bu düzenlemelere uyum sağlayamayan şirketler ciddi idari para cezaları ve itibar kaybı riskleriyle karşı karşıya kalacak.
Kanun, işletmelerin finansal yapılarını ve iş gücü piyasasını da dönüştürüyor. Düşük karbonlu ekonomiye geçiş süreci, yeni becerilere ve uzmanlıklara olan ihtiyacı artıracak. Enerji verimliliği uzmanlığı, karbon ticareti danışmanlığı, sürdürülebilirlik yöneticiliği ve yenilenebilir enerji teknisyenliği gibi roller, geleceğin meslekleri arasında öne çıkacak. Bu dönüşüm, mevcut çalışanların yeniden eğitim programları ile yetkinliklerini artırmasını zorunlu kılıyor. Sektörler arası geçişkenliğin artacağı bu süreçte, istihdam kayıplarının önüne geçmek için proaktif politikaların uygulanması kritik önem taşıyor. İşletmelerin insan kaynakları stratejilerini bu yeni döneme göre şekillendirmesi hem sürdürülebilir büyüme hem de sosyal adalet açısından hayati bir gereklilik oluşturuyor.
Şirketlerin iş yapma biçimlerini temelinden değiştirdiğini söyleyebiliriz. Öncelikle bu yasa ile birlikte şirketlerin artık finansal performanslarının yanı sıra karbon ayak izlerini, enerji tüketimlerini ve çevresel etkilerini de raporlamaları zorunlu hale geliyor. Bu, hukuki anlamda şirketler için yeni bir hesap verebilirlik standardı demek. Hukuki olarak en önemli yeniliklerden biri, şirketlere yönelik bağlayıcı emisyon azaltım hedeflerinin getirilmiş olması. Artık gönüllü değil, kanuni bir yükümlülükten söz ediyoruz. Bu yükümlülüklere uymayan şirketler, idari para cezaları, yaptırımlar ve teşviklerden men edilme riskiyle karşı karşıya kalacak.
İklim Kanunu şirketlere üç ana başlık altında yeni yükümlülükler getirdi. İlk olarak, artık emisyonların düzenli olarak ölçülüp raporlanması zorunlu. İkinci olarak, kanunen belirlenen azaltım hedeflerine uyma ve aşım durumunda karbon piyasasına katılma yükümlülüğü var. Üçüncü olarak ise, yatırımların çevresel etkileri daha sıkı denetime tabi olacak. Bunlara ek olarak, kanuna uyum göstermeyen şirketler para cezasının yanında zamanda teşviklerden ve finansman olanaklarından da mahrum kalabilecek. Şirketler için bu dönem, süreçlerini gözden geçirme ve karbon yönetimi stratejilerini oluşturma adına kritik bir fırsat sunuyor.
İklim Kanunu, aslında klasik anlamda ticaret hukukuna doğrudan müdahale etmiyor; fakat şirketler hukukunu dolaylı olarak yeniden şekillendiriyor. Çünkü artık şirketler finansal kar üzerinden olduğu kadar, çevresel yükümlülüklerini yerine getirme ölçüsünde de sorumlu tutuluyor. Yönetim kurulu üyeleri, kanunla getirilen emisyon azaltımı, raporlama ve çevresel izin süreçlerine uyulmaması halinde sorumluluk davalarıyla karşılaşabilecek.
Bu düzenleme, şirketler hukukunda yeni bir boyut açıyor: “iklim uyumlu şirket yönetimi”. Yani şirketin menfaati artık yalnızca kâr değil, aynı zamanda çevresel sürdürülebilirlik de olacak. Bu nedenle yönetim organlarının karar alırken iklim kanununa uygunluğu da gözetmesi, Türk Ticaret Kanunu çerçevesinde özen ve sadakat yükümlülüğünün bir parçası haline geliyor.
Şirketler açısından en kritik yükümlülüklerden ilki, emisyonların ölçülmesi, raporlanması ve bağımsız denetime sunulmasının artık yasal bir zorunluluk haline gelmiş olmasıdır. İkinci olarak, belirlenen emisyon azaltım hedeflerine uyum sağlama yükümlülüğü öne çıkıyor; bu hedefler yerine getirilmediğinde ise idari yaptırımlarla karşılaşma riski söz konusu. Üçüncü kritik yükümlülük ise Ulusal Emisyon Ticaret Sistemi’ne (ETS) katılımı kapsıyor; yani karbon kotası aşıldığında, şirketlerin karbon tahsisatını yerine getirmesi gerekiyor.
Bu yükümlülükleri yerine getirebilmek için şirketler, kendi içlerinde ciddi kurumsal düzenlemeler yapmak zorunda kalacak. Yönetim kurullarının gündemine iklim uyumunun alınması, uyum birimlerinin oluşturulması ve sürdürülebilirlik/uyum komiteleri kurulması gerekiyor. Ayrıca şirketlerin iç denetim mekanizmalarını güçlendirmeleri, finansal raporların yanında çevresel performans raporlarını da düzenli hale getirmeleri gerekecek. Hukuken bu durum, Türk Ticaret Kanunu’ndaki özen ve sadakat yükümlülüklerinin artık iklim politikalarını da kapsayacak şekilde genişlemesi anlamına geliyor.
İklim Kanunu’na uyum sağlamayan şirketleri ciddi yaptırımlar bekliyor. Öncelikle idari para cezaları ve raporlama yükümlülüklerini yerine getirmeyenler için faaliyet kısıtlamaları söz konusu olacak. Ayrıca, emisyon hedeflerini sürekli ihlal eden şirketlerin kamu ihalelerine katılımı sınırlandırılabilecek veya teşviklerden yararlanması engellenebilecek. Daha ağır ihlallerde ise faaliyet durdurma ya da lisans iptali gibi yaptırımlar gündeme gelebilecek. Kısacası bu kanun, şirketlerin ticari faaliyetlerini doğrudan etkileyen bağlayıcı bir hukuki çerçeve olacak.
Şirketler için en önemli konu, İklim Kanunu’na uyum sürecini hukuki risk yönetimi meselesi olarak görmektir. Öncelikle yönetim kurulları ve üst düzey yöneticiler, kanundaki yükümlülükleri şirketin iç mevzuatına ve karar alma mekanizmalarına entegre etmeli. Bu çerçevede uyum ve denetim komiteleri kurulmalı, düzenli emisyon raporlaması ve bağımsız doğrulama süreçleri hukuk biriminin gözetiminde yürütülmeli. Ayrıca idari yaptırımların önüne geçmek için şirketlerin sözleşmelerini, tedarik zinciri politikalarını ve enerji kullanım planlarını kanunla uyumlu hale getirmesi gerekiyor. Son olarak, çalışanlara yönelik sürekli eğitim ve farkındalık çalışmaları da hukuki riskleri en aza indirmek için kritik bir rol oynuyor.
İklim Kanunu ile birlikte hukuk departmanlarının ve danışman avukatların rolü klasik ‘sözleşme inceleme’ ya da ‘uyuşmazlık çözümü’ işlevlerinin ötesine geçmiş durumda. Artık şirketlerin sürdürülebilirlik stratejilerinin hukuki çerçeveye uygun biçimde tasarlanması gerekiyor. Bu da hukuk departmanlarının, emisyon raporlama, karbon piyasasına katılım, teşvik ve desteklerden yararlanma gibi teknik süreçlerde iş birimlerine rehberlik etmesini zorunlu kılıyor.
Ayrıca danışman avukatlar; yönetim kurullarına uyum programları, iç düzenlemeler ve çalışan eğitimleri konusunda yol gösteriyor. Bir başka deyişle hukuk departmanı bu konuda ‘uyarıcı’ olmakla birlikte şirketin sürdürülebilir dönüşüm sürecinde ‘stratejik yol arkadaşı’ konumuna geliyor diyebiliriz. KYO Legal olarak biz de süreci yakından takip ederek müşterilerimizi düzenli olarak güncel yasal gelişmeler, uyum gereklilikleri ve olası riskler konusunda bilgilendiriyor; sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşmaları için proaktif çözümler sunuyoruz.
Lisanssız elektrik üretim tesislerinde 10 yıllık YEKDEM sonrası ihtiyaç fazlası enerji fiyatı belirlendi13 Haziran 202614:22 Yer altı maden işletmelerinde meydana gelen maliyet artışlarının karşılanmasına ilişkin kararda değişikliğe gidildi13 Haziran 202614:20 Denizüstü Rüzgar Enerjisi Derneğinin ilk liman toplantısı Mersin’de düzenlendi13 Haziran 202609:00 GKRY, İsrail, Yunanistan ve ABD, Doğu Akdeniz Enerji Merkezi kurulması için anlaştı13 Haziran 202608:30 Elektrikli araçlar dünyanın çevresini 4 bin 400 kez dolaştı13 Haziran 202608:00