Enerji depolamada yatırım iştahı yükseliyor

Türkiye’deki düzenlemeler ve küresel ölçekte ucuzlayan batarya maliyetleriyle enerji depolama yatırımları hız kazanıyor. Türkiye’de 33 GW’ı aşan proje stoğu, yatırımcıya “yan hizmet, arbitraj, kısıt yönetimi” üçgeninde yeni iş modelleri sunarken, sektör temsilcileri de depolamanın yenilenebilir entegrasyonunda stratejik rolüne dikkat çekiyor.

Enerji depolamada yatırım iştahı yükseliyor
Petroturk | Enerji Haberleri
  • Yayınlanma26 Ağustos 2025 13:41

Abdullah Paçal – İstanbul

Enerji depolama, Türkiye’nin yenilenebilir enerjiye dayalı büyümesinde yeni bir eşik hâline geldi. Düzenleyici çerçeve 2025’te belirgin şekilde netleşirken, küresel ölçekte hızla ucuzlayan batarya teknolojileri projelerin fizibilitesini güçlendiriyor. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) depolamalı üretim tesisleri için getirdiği “emre amadelik” (çalışır durumda olma) şartı ve kabul süreçlerine ilişkin güncellemeler, sahaya çıkacak yatırımların işletme disiplinini tanımlıyor. Buna göre depolama tesisleri, kabul tarihinden itibaren ilk beş yıl en az yüzde 85, sonraki yıllarda ise yüzde 80 oranında emre amade olacak; şartların sağlanmaması hâlinde uzlaştırma süreçlerinde kısıtlamalar devreye girecek. Bu adım, depolamanın şebekeye güvenilir bir esneklik kaynağı olarak entegrasyonunu hedefliyor.

ESNEKLİK HİZMETLERİNDEN GELİR DÖNEMİ BAŞLADI

Şebeke tarafında ise Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ), 2025 baharında yan hizmet anlaşmalarını güncelledi ve depolama tesislerinin de dâhil olduğu standart sözleşmelerin imzalanmasına yönelik takvimi yayımladı. Böylece primer/sekonder frekans kontrolü ve oturan sistemin toparlanması gibi esneklik hizmetlerinden gelir elde edebilmenin sözleşmesel zemini netleşti. Bu, depolamanın sadece üretimle eşleştirilen (hibrit) projelerde değil, müstakil olarak da sistem işletmesine değer sunabileceği bir dönemin başlangıcı olarak görülüyor.

Regülasyon tarafındaki bu netleşme, yatırım boru hattıyla da destekleniyor. EPDK, Mart 2025 itibarıyla depolamalı elektrik üretim tesisleri için 676 projeye toplam 33,1 GW kurulu güç karşılığı ön lisans verdi. Böylece 2024 ortasında 32 GW seviyesinde bulunan depolamalı proje stoğunun bir yıl dolmadan daha da büyüdüğü görülüyor. Bu stok, önümüzdeki birkaç yıl içinde kademeli olarak üretim lisansına ve yatırıma dönüşecek projelerin ölçeğini göstermesi bakımından kritik önem taşıyor.

YENİLENEBİLİR ENTEGRASYONUNDA STRATEJİK ROL

Kapasite talebindeki artış, iletim-dağıtım şebekesinin bazı düğüm noktalarında bağlanabilirlik sorunlarını da gündeme getiriyor. TEİAŞ’ın lisanssız başvurulara ilişkin son duyuruları ve aylık kapasite tabloları, belirli illerde bölgesel kapasite kısıtları nedeniyle tahsis yapılamadığını ortaya koyuyor. Bu da depolamanın, kısıtların yönetiminde ve yenilenebilir üretimin sisteme daha etkin entegrasyonunda stratejik bir araç olarak önemini artırıyor.

Ekonomi cephesinde küresel maliyet eğrisi manşetlik. BloombergNEF’e göre lityum-iyon batarya paket fiyatları 2024’te yıllık bazda yüzde 20 düşerek 115 dolar/kWh seviyesine indi; Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) da 2024’te en büyük düşüşlerin Çin’de görüldüğünü, Avrupa ve ABD’de de çift haneli gerilemeler yaşandığını raporladı. Düşen maliyet, Türkiye’de hem şebeke ölçekli batarya enerji depolama sistemlerinin (BESS) hem de GES/RES ile eş konumlandırılmış depolama çözümlerinin finansal fizibilitesini belirgin biçimde iyileştiriyor.

DEPOLAMA, YATIRIMCI İÇİN ÜÇ AYAKLI İŞ MODELİNE OTURUYOR

Küresel yatırım iştahı da tabloyu destekler nitelikte. IEA projeksiyonlarına göre 2025’te dünya enerji yatırımları 3,3 trilyon dolarla rekor kırarken, bunun 2,2 trilyon doları temiz enerji teknolojilerine (yenilenebilirler, nükleer ve enerji depolama dahil) yöneliyor. Depolama yatırımının yaklaşık 66 milyar dolara yükselmesi beklenirken, şebeke altyapısındaki yatırım açığı hâlâ en büyük risk kalemi olarak öne çıkıyor. Bu küresel bağlam, Türkiye’de depolamanın yatırımcı açısından “yan hizmet gelirleri + enerji arbitrajı + kısıt yönetimi” üçgeniyle anlam kazandığı bir iş modeline işaret ediyor.

Gelir tarafının yerli çerçevesi de giderek netleşiyor. SHURA’nın analizlerinde depolama için primer/sekonder frekans kontrolü, dengeleme güç piyasası, reaktif güç/gerilim desteği gibi yan hizmetler ile üretimden-tüketime taşınan saatlik fiyat farklarını değerlendiren arbitrajın başlıca gelir kalemleri olduğu vurgulanıyor. TEİAŞ’ın güncellenen standart anlaşmaları, bu kalemlerin sözleşmesel ve teknik gerekliliklerini yatırımcı açısından daha öngörülebilir hâle getiriyor.

Bu doğrultuda EDSİS Başkanı Can Tutaşı, EDİDER Genel Sekreteri Gökberk Bilgin, Kontrolmatik Teknoloji İş Ortaklıkları Başkanı Osman Çotuker ve Chint Power Ülke Satış Müdürü Mustafa Tekdaş gazetemize özel açıklamalarda bulundu.



EDSİS Başkanı Can Tutaşı

‘ENERJİ DEPOLAMA, TÜRKİYE’NİN NET SIFIR HEDEFİNİN ANAHTARIDIR’

– Türkiye’de depolamalı üretim ön lisans stoğunun 33 GW’ı aşması, sektör için ne ifade ediyor? Bu rakamın önümüzdeki 3–5 yıl içinde yatırım olarak hayata geçme potansiyelini nasıl görüyorsunuz?

33 GW’ı aşan ön lisans stoğu, Türkiye’de enerji sektörünün depolama projelerine ne kadar iştahlı yaklaştığını ve ne kadar hızlı bir ivme kazanacağını açıkça gösteriyor. Ayrıca buna ek müstakil depolama sistemlerinin de ilave kapasite olduğu unutulmamalıdır. Bu yalnızca bir rakam değil; yatırımcıların, teknoloji geliştiricilerin ve kamu otoritelerinin aynı vizyonda buluştuğunun bir göstergesidir. EDSİS üyelerimizin de içinde yer aldığı büyük enerji şirketleri bu lisansların önemli bir bölümünün sahibidir. Tamamı yatırımlarını hayata geçirecek teknik kapasiteye ve finansal güce de sahip durumdadır. Önümüzdeki 1–3 yıl içinde, enerji depolama projelerindeki bu stoğun büyük bir bölümünün sahaya taşınacağını öngörüyoruz. Kurumlarımızın entegrasyon planları ve adımlarının, bu yatırımların önünü açacağına inancımız tam.

– Türkiye, depolama teknolojilerinde (üretim, yazılım, sistem entegrasyonu vb.) küresel rekabete hangi alanlarda girebilir?

Türkiye, enerji depolama alanında yalnızca yatırımcı değil, teknoloji ihracatçısı olabilecek bir potansiyele sahip. Bu minvalde ekipman üretimi, BMS, EMS gibi depolama sistemleri için büyük öneme sahip donanım ve yazılımı gibi birçok bileşen için merkez ülke olacağını öngörüyoruz. Hatta bazı üyelerimizin şu anda farklı ülkelere depolama sistemlerinin entegre edildiği EMS ihracatına başladığını da biliyoruz. Sistem entegratörleri, yerli batarya üreticileri, küresel rekabette öne çıkabilecek niteliktedir. Akıllı şebeke yönetimi, batarya yönetim sistemleri (BMS), enerji yönetim sistemleri çözümlerinde geliştirilen projeler hem iç pazarda hem de bölgesel pazarlarda talep görmeye başladı. Buna ek olarak yurt dışı merkezli enerji depolama sistemleri üreticilerinin de Türkiye’de OEM üretim için altyapı çalışmalarına başladığını biliyoruz. Bu şekilde yapılacak teknoloji transferine ek üniversite–sanayi iş birlikleri sayesinde yerli üretim kapasitesinin artışı sağlanacaktır. Enerji sistemleri içerisinde nispeten daha güncel batarya teknolojisinde start-up ekosistemini de göz ardı etmemek gerekiyor. Pazar yenilikçi çözümlere ve ürünlere çok fazla ihtiyaç duymaktadır.

– Türkiye’nin 2053 net sıfır hedefinde depolamanın payı sizce ne kadar olacak?

Enerji depolamanın net sıfırın anahtarı olduğunu düşünüyoruz. Bu durumu farklı başlıklarda irdelemek mümkün. Yenilenebilir enerji kaynaklarının değişken üretim profili göz önüne alındığında, depolama sistemleri ile entegrasyonu şebeke kararlılığını sağlayacak ve bu kaynaklardan üretilen enerjiyi ihtiyaç duyulan zamana kadar depolayarak sistemin güvenilirliğini artıracaktır. Bu daha fazla yenilenebilir enerjiyi şebekeye entegre edebilmek anlamına gelir. Net sıfır, fosil yakıtların kullanımının azaltılmasını gerektirir. Geleneksel santrallerin yerini alan yenilenebilir enerji, depolama sistemleri ile tam istikrarlı bir elektrik arzı sunar, dolayısıyla enerji depolama, fosil yakıtlı yedekleme santrallerinin de yerini alacaktır. Daha verimli enerji kullanımı sağlanacak bu sayede daha fazla enerji israfı önlenecektir. Depolama demek aynı zamanda kesintisiz enerji demek, bu da kritik tesisler için zaruri olan fosil yakıtların yerine yenilenebilir kaynakların enerji depolama ile birlikte kesintisiz bir kaynak haline gelmesi sağlanmaktadır. Buna ilave elektrikli araçlar da net sıfır hedeflerinde mobil enerji depolama sistemleri olarak büyük katkı sağlayacaktır.

– EDSİS, önümüzdeki 5 yıl içinde depolama konusunda kamu–özel sektör iş birliğini nasıl geliştirmeyi planlıyor?

Derneğimiz, kamunun vizyoner yaklaşımı, yatırımcılarımızın cesareti, üniversitelerin bilgi birikimi ve sivil toplumun dinamizmi ile tüm bu paydaşların ortak sesi olacak yapıdadır. Amacımız sadece sektörü temsil etmek değil; aynı zamanda geleceği birlikte şekillendirecek bir akıl ve iş birliği ortamı oluşturmaktır. Türkiye’nin enerji dönüşümüne katkı sağlayacak, standartların oluşmasına destek verecek, mevzuat geliştirme süreçlerine katkı sunacak ve en önemlisi bu alanda teknoloji geliştiren girişimlere ve yatırımlara yol açacak bir yapı olmak istiyoruz. Kamu-özel sektör iş birliğini arttırmak için özel sektörün kamu hizmetlerinden daha verimli faydalanması, altyapı yatırımlarının finansmanı/güçlendirilmesi, özel sektörün bilgi, beceri ve kaynaklarının kamu projelerine entegre edilmesi önemlidir. Resmi kurum ve sivil toplum kuruluşları ile birlikte tüm paydaşlar için yasal düzenlemelere katkı sağlamak, kamu ve özel sektörün ilgili pazardaki risklerinin belirlenip ulusal ve uluslararası finans kurumlarının uzun vadeli, düşük maliyetli finansmanlarına erişiminin sağlanması, yalnız mevcut yatırımlar değil projeksiyonlara katkı sağlayarak gerek altyapı gerekse yeni yatırımlar ve fabrikalar için kapasite geliştirilmesi, yurt dışı örnek projelerinin incelenmesi ve yerel koşullara uygun modellerin geliştirilmesi, toplumsal katılım ve paydaş iletişiminin güçlendirilmesi de hedeflerimiz arasındadır.


EDİDER Genel Sekreteri Gökberk Bilgin

‘DEPOLAMA, TÜRKİYE’NİN ENERJİ DÖNÜŞÜMÜNDE STRATEJİK KALDIRAÇ HÂLİNE GELİYOR’

– Türkiye’de depolama yatırımları iş dünyasının gündemine ne ölçüde girdi?

Başlangıçta yenilenebilir enerji kaynaklarının değişken doğasına teknik bir çözüm olarak görülen enerji depolama, artık ithalat bağımlılığını azaltan, şebeke istikrarını sağlayan ve yeni iş modelleri yaratan çok boyutlu bir pazar haline gelmiştir. Son dönemde hayata geçirilen “Süper İzin Kanunu” gibi düzenlemeler, bürokratik engelleri ortadan kaldırarak yatırım ortamını önemli ölçüde iyileştirmiştir. Bununla birlikte, 160 GW’ı aşan ön lisans başvuru hacmi ile gerçekçi kapasite hedefleri arasındaki büyük fark, pazarda spekülatif bir rekabetin varlığına işaret etmektedir. Depolama yatırımları için henüz piyasada net bir sinyal ve yeterli gelir modeli bulunmamaktadır. Ancak enerji depolama sistemlerinin frekans kontrolü, reaktif güç kontrolü, black start ve sınırlı frekans hassasiyet modu gibi yan hizmetlere katılımı için piyasalar oluşturulmaktadır. Özellikle hızlı frekans kontrolü ve asenkron reaktif güç desteği gibi yeni yan hizmet piyasaları depolamalar için kritik gelir modelleri olarak görülmektedir. Gelir modellerindeki belirsizlikler, finansman teminat yükümlülükleri ve yerel idareler ile ilgili sorunlara rağmen ülkemizde birçok yatırımcı bataryayı bir zorunluluk veya aşırı kapasite için bir araç olarak görmekte ve stratejik bir karar olarak yatırımlara devam etmektedir.

– Enerji Depolama sektörü, Türkiye 2053 net sıfır vizyonuna ulaşmada nasıl bir rol üstlenecek?

Enerji depolama sektörü, Türkiye’nin artan yenilenebilir enerji kapasitesini yönetilebilir kılmak, şebeke güvenliğini ve esnekliğini sağlamak, dışa bağımlılığı azaltmak ve 2053 net sıfır karbon hedefine ulaşmak için stratejik ve vazgeçilmez bir unsurdur. Türkiye’nin kurulu gücünde, son bir yılda yaklaşık 2550 MW’lık artışın yüzde 85’i güneş enerjisinden gelmiştir. Son 10 yılda gelen kurulu gücün yaklaşık yüzde 88’i yenilenebilir kaynaklardan sağlanmıştır. Bu hızlı artış, özellikle rüzgâr ve güneş gibi kesintili yenilenebilir kaynakların şebekeye entegrasyonunu zorlaştırmakta ve depolama ihtiyacını çok fazla ortaya koymaktadır. Enerji depolama sistemleri, bu kesintili üretimin şebekeye daha fazla ve daha esnek bir şekilde dahil edilmesini sağlayarak yenilenebilir enerjinin şebeke üzerindeki olumsuz etkilerini azaltır ve yüksek penetrasyon oranlarına ulaşılmasına olanak tanır. Türkiye’nin 2035 yılına kadar 122 GW’a yakın yenilenebilir enerji yatırımı hedefi bulunmakta olup, bu projelerin çoğu hibrit olarak ilerleyecektir. Özellikle toplayıcılık, iletim operatörünün doğrudan kontrol edemediği dağıtık yenilenebilir üretimin sisteme entegrasyonu ve dengeleme güç piyasasına ulaşılabilir hale getirilmesi için büyük önem taşımaktadır. Bu alandaki yatırımlar, sadece enerji dönüşümünü hızlandırmakla kalmayacak, aynı zamanda sanayide ve teknolojide önemli bir ivme de sağlayacaktır.

– Önümüzdeki 5 yılda depolamada Türkiye’nin küresel rekabette avantaj sağlayabileceği 3 ana başlık sizce neler?

Enerji depolama sektörü, Türkiye’nin güçlü sanayi altyapısı ve yenilenebilir enerji potansiyeliyle birlikte büyük bir sanayi imkanı da sunmaktadır. Batarya hücreleri üretmek yerine, büyük global firmaların batarya sistemlerini entegre eden bir rol üstlenme potansiyeli bulunmaktadır. Ayrıca, enerji yönetim sistemleri ve batarya yönetim sistemleri gibi dijitalleşme ve yazılım yetkinlikleri, depolama sistemlerinin optimal yönetimi için hayati önem taşımaktadır. Yapay zeka, makine öğrenimi ve dijital ikiz teknolojileri gibi inovatif yaklaşımlar, depolama sistemlerinin yönetiminde tahmini, optimizasyonu ve karar destek mekanizmalarını geliştirerek operasyonel verimliliği artıracaktır. Bu yatırımlar, sadece enerji dönüşümünü hızlandırmakla kalmayacak, aynı zamanda Türkiye’nin enerji teknolojileri alanında küresel rekabette avantaj sağlamasına da katkıda bulunacaktır.

– Türkiye’de iş dünyası depolama teknolojilerinde daha çok batarya üretimine mi yoksa sistem entegrasyonuna mı yöneliyor?

Mayıs ayında düzenlediğimiz 3. Enerji Depolama Sistemleri Zirvesi’nde sektör liderleri, Türkiye’nin pil hücreleri üretmek yerine, büyük global firmaların batarya sistemlerini doğru ve akıllıca bir araya getiren bir entegratör ülke konumuna gelebileceğini belirtmektedir. Bu rol, batarya, güç çevrim sistemi ve enerji yönetim sistemi gibi bileşenlerin uyumlu ve etkin bir şekilde birleştirilmesini içermektedir. Mevcut sanayi altyapısı (transformatörler, invertörler, konstrüksiyon gibi bileşenlerdeki yerlileşme) bu entegratör rolü için güçlü bir temel oluşturmaktadır.

Enerji depolama sistemlerinin etkin yönetimi için ileri düzey enerji yönetim sistemleri, batarya yönetim sistemleri ve akıllı şebeke sistemleri hayati önem taşımaktadır. Türkiye’deki firmalar, yapay zeka ve makine öğrenimi gibi teknolojileri kullanarak tahmini, optimizasyonu ve karar destek mekanizmalarını geliştiren yazılımsal altyapılar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Özellikle Avrupa pazarında Çin menşeli batarya yazılımlarına olan güvenin düşük olması, Türk yazılım firmaları için önemli bir fırsat sunmaktadır. Türkiye, güneş enerjisi panellerinde maliyet bazında yüzde 90’ın üzerinde yerlilik oranına ulaşma hedefiyle hücre fabrikaları kurma yolunda ilerlemekte ve rüzgâr enerjisinde yüzde 60’ın üzerinde yerliliğe sahiptir. Ancak batarya hücresi üretiminde Çin’in baskın bir üstünlüğe sahip olduğu ve kapasite kullanım oranlarının düşüklüğü göz önüne alındığında, her şeyi üretmek yerine akıllıca üretim yapmak ve teknoloji transferi ile iş birlikleri arayışına girilmektedir. Bu, Türkiye’nin mevcut sanayi ve mühendislik kadrosuyla katma değer sağlayabileceği entegrasyon ve yazılım alanlarına odaklanma stratejisini pekiştirmektedir. Özetle, Türk iş dünyası, küresel batarya hücresi üretimindeki devasa ölçek ve teknolojik rekabetin farkında olarak, stratejik odağını entegratör bir rol üstlenmeye, ileri düzey enerji yönetim sistemleri ve yazılımları geliştirmeye kaydırmıştır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin mevcut güçlü mühendislik altyapısını ve hızla gelişen dijitalleşme kabiliyetlerini kullanarak enerji depolama sektöründe kendine özgü bir avantaj yaratmayı hedeflemektedir.


Kontrolmatik Teknoloji İş Ortaklıkları Başkanı Osman Çotuker

‘TÜRKİYE, DEPOLAMALI ENERJİ YATIRIMLARINDA BÖLGENİN BATARYA ÜSSÜ OLMA YOLUNDA’

– Türkiye’de 33 GW’ı aşan depolamalı üretim ön lisans stoğunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu büyüme Pomega’nın Türkiye stratejisini nasıl etkiliyor?

2025 itibarıyla depolamalı rüzgar ve güneş santralleri için EPDK’ya yapılan başvuru sayısı 2.700’ün üzerine çıktı ve bu başvuruların toplam kurulu güç karşılığı yaklaşık 160 GW. Bu projelerin 673’ü ön lisans aldı; yaklaşık 18 GW’ı depolamalı güneş (DGES), 15 GW’ı depolamalı rüzgar (DRES). Bu büyüklükteki bir portföy, sadece özel sektör yatırımcılarının değil kamu kurumlarının da depolama çözümlerine stratejik bakış açısını ortaya koyuyor. DGES ve DRES projelerinde ana kaynak rüzgâr ve güneş olsa da, bu santrallerin şebekeye bağlanabilmesi için depolama ünitelerinin devreye alınması şart. Bu zorunluluk, depolamanın şebeke üzerindeki etkisini ve gerekliliğini açıkça gösteriyor. Planlanan kapasite yalnızca santrallerin kendi üretim dengesizliklerini telafi etmekle kalmayacak; aynı zamanda şebekenin ihtiyaç duyduğu esnekliği sağlayacak. 2025 ve 2026’da devreye girecek depolamalı projeler, özellikle arz talep dengesizliğinin yaşandığı dönemlerde ulusal şebekenin direncini artıracak. Artan kurulumlar ve müstakil depolama tesisleri sayesinde, büyüyen enerji ihtiyacımızı yenilenebilir santrallerin kurulu gücünü yükselterek karşılamak mümkün olacak.

Pomega olarak lityum demir fosfat hücre ve enerji depolama sistemleri üreten Gigafabrikamızın 500 MWh/yıl kapasiteli ilk fazını 2023’te devreye aldık ve o günden bu yana oluşan piyasa ihtiyacını bu kapasiteyle karşıladık. Bu yıl ikinci fazı devreye alarak kapasitemizi 3 GWh’ye çıkarıyoruz; depolama projelerinin hızla artmasını beklediğimiz 2026’ya daha yüksek bir üretim gücüyle girmeyi hedefliyoruz. Türkiye’yi bölgenin batarya üssü haline getirmek için sektörle omuz omuza çalışıyor, yurt içi ve yurt dışında stratejik iş birlikleri kuruyoruz. Stratejimiz net: Önümüzdeki yıllarda milyarlarca dolara ulaşması beklenen depolamalı rüzgar ve güneş projelerinin mühendislik, ekipman ve kurulum ihtiyaçlarını yerli imkânlarla karşılayarak hem ülkemizin cari açığını azaltmak hem de yerli teknoloji ve istihdamı güçlendirmek.

– Türkiye pazarında 2030’a kadar depolama kapasitesinin nerelere gelebileceğini öngörüyorsunuz?

Bu yıl itibarıyla şebekeye entegre depolamalı santraller görmeye başlayacağız. Yaklaşık 400 MWh kapasiteli depolamalı güneş santrallerinin devreye alınmasıyla ilk örnekleri izleyecek; önümüzdeki üç yıl boyunca DGES ve DRES kurulumlarının düzenli bir şekilde artacağını öngörüyorum. 2030 yılına geldiğimizde toplam kurulu depolama kapasitesinin 20 GWh’ı aşacağına inanıyorum. Bu beklentinin en önemli itici gücü ulusal şebekenin artan esneklik ihtiyacıdır. Her yıl sisteme dâhil edilen YEKA projeleri şebekedeki yenilenebilir kurulu gücü büyütüyor ve buna paralel olarak depolama ihtiyacı da daha görünür hale geliyor. Bu nedenle yalnızca DGES ve DRES değil, bölgesel planlanan müstakil depolama tesisleri de statejik planların üst sıralarına çıkıyor.

Ön lisans rakamları, depolamalı projelerin sadece kamu ihtiyaçlarını karşılamakla kalmadığını, yatırımcıların da bu alana yoğun ilgi gösterdiğini ortaya koyuyor. Bu ilginin temel sebepleri arasında son yıllarda lityum fiyatlarındaki gerileme ile depolama teknolojilerinin maliyetlerindeki düşüş ve yatırım giderlerinin daha öngörülebilir hale gelmesi bulunuyor. Ayrıca kamu otoritesinin “Süper İzin” düzenlemesiyle izin süreçlerini kısaltıp kolaylaştırması ve yerli aksam teşvikleriyle yatırımlara destek olması da sektörün önünü açacağına inanıyorum. Ulusal şebekenin depolamaya olan ihtiyacıyla birlikte bu unsurların bir araya gelmesi, hedeflediğimiz kurulu kapasitelere beklenenden daha kısa sürede ulaşabileceğimiz yönündeki inancımı güçlendiriyor.

– Enerji depolamanın Türkiye’nin enerji bağımsızlığına katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye enerjide net ithalatçı bir ülke; elektrik üretimimizin önemli bir kısmı ithal petrol, kömür ve doğal gaza dayanıyor. Enerji depolama sistemleri, yenilenebilir kaynaklardan elde edilen enerjiyi daha etkin kullanarak bu bağımlılığı azaltmada önemli rol oynuyor. Örneğin, rüzgâr ve güneş santrallerinin üretim fazlalarını depolayıp ihtiyaç anına kaydırarak hem fosil yakıt tüketimini hem de enerji ithalatını azaltabiliriz. Bataryalar aynı zamanda şebeke güvenliği açısından da kritik. Geçtiğimiz aylarda İspanya’da yaşanan büyük çaplı elektrik kesintisi, sistem esnekliğinin önemini bir kez daha gösterdi: yeterli batarya kapasitesi olsaydı devreye girerek kesintiyi önlemeleri mümkündü. Benzer şekilde İskoçya’da rüzgar santrallerinin ürettiği elektriğin önemli bir kısmı, şebeke altyapısının yetersizliği ve depolama eksikliği nedeniyle verimli değerlendirilemiyor. Şebeke altyapısını yenilemek hem maliyetli hem de zaman alan bir süreç; bu nedenle enerji depolama çözümleri yenilenebilir üretimin güvenilirliği için belirleyici hale geliyor. Türkiye, Avrupa’nın bu tecrübesini göz önünde bulundurarak şebekeye entegre depolama kapasitesini artırırsa hem enerji güvenliğini hem de ekonomik verimliliğini önemli ölçüde iyileştirebilir. Özellikle yenilenebilir enerji alanında atılan adımlar ve stratejik planlarla önümüzdeki dönemde bu alandaki konumunu daha da güçlendireceğine inanıyorum.

– Sektörde şu an kimsenin konuşmadığı ama önümüzdeki 3–5 yıl içinde kritik hâle gelecek teknoloji trendi sizce ne olacak?

Bugün yurt içinde pek konuşulmasa da, birçok gelişmiş ülkenin öncelikleri arasında uydu teknolojileri yer alıyor. Günlük hayatımızda fark etmesek de uydular sessizce devreye girmeye başladı. Örneğin, uydudan sayaç okuma teknolojisi sayesinde elektrik ve su tüketim verilerine anında ulaşmak mümkün; bu sayede saha ekiplerinin manuel sayaç okumasına ihtiyaç kalmayacak. Enerji israfının önlenmesi, araç kullanımının azalması ve süreçlerin hızlanmasıyla verimlilik artacak, karbon salımı ve maliyetler düşecek. Ayrıca uyduların veri toplama, görüntü işleme ve gerçek zamanlı izleme kabiliyetleri, hava kalitesi, sıcaklık ve emisyon takibiyle doğal afetlerin önlenmesinde de büyük rol oynayacak. İştiraklerimizden Plan S bu alanda önemli çalışmalar yürütüyor. Şu anda yörüngede 12’si ticari olmak üzere toplam 17 uydusu var. Önümüzdeki dönemde Plan S’in bu teknolojileri daha da geliştirerek uydu tabanlı hizmetlerini hem Türkiye’de hem de küresel pazarda daha yaygın hale getirmesini hedefliyoruz.


Chint Power Ülke Satış Müdürü Mustafa Tekdaş

‘TÜRKİYE’NİN 33 GW DEPOLAMA STOĞU STRATEJİK BİR FIRSAT’

– Türkiye’de 33 GW’ı aşan depolamalı üretim ön lisans stoğunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu büyüme Chint Power’ın Türkiye stratejisini nasıl etkiliyor?

Türkiye’nin 33 GW’ı aşan depolamalı üretim ön lisans stoğu, ülkenin enerji dönüşümündeki potansiyelinin en somut göstergelerinden biridir. Bu büyüme ivmesi, yalnızca kapasite açısından değil, aynı zamanda enerji güvenliği, şebeke esnekliği ve sürdürülebilirlik hedefleri açısından da kritik bir öneme sahiptir. Enerji depolama, üretim esnekliği ve şebeke kararlılığını destekleyen, enerji sistemlerinin geleceğinde stratejik öneme sahip bir bileşen olacaktır. Bu hızlı büyüme, yatırımcıların depolama teknolojilerine olan ilgisinin artmasıyla birlikte yerli ve yabancı teknoloji sağlayıcıları için de Türkiye’yi cazip bir pazar haline getiriyor. Sektörün bu ivmeyi sürdürebilmesi için teknoloji, finansman ve mevzuat üçgeninde güçlü bir iş birliği ortamı oluşturulması büyük önem taşıyor. Chint Power olarak, yenilenebilir enerji alanında Türkiye’yi stratejik bir potansiyel ve büyüme pazarı olarak konumlandırıyoruz. 2009 yılında CHINT GRUP bünyesinde küresel pazarlarda ve 2023 yılının son çeyreğinde ise Türkiye pazarında yenilenebilir enerji endüstrilerine yönelik ürünler ve çözümler sunan global bir enerji şirketi olarak faaliyetlerimize başladık. Yüksek güvenilirliğe, verimliliğe, üstün sıcaklık koruma performansına sahip inverter çeşitleriyle birlikte güneş ve rüzgar enerji santralleriyle sorunsuz entegrasyon sağlayan, kurulumu kolay ve üstün teknolojiye sahip enerji depolama çözümleri tasarlayan, üreten ve tedarik eden ekipman sağlayıcısı olarak faaliyetlerimize devam ediyoruz. Ayrıca şirketimiz her çeyrekte bir yayınlanan BloombergNEF Tier-1 enerji depolama ve inverter listesinde de yer almaktadır. Depolama çözümleri, sadece yenilenebilir enerji kaynaklarının entegrasyonu için değil, aynı zamanda enerji yönetiminin daha verimli ve istikrarlı hale getirilmesi için de kilit rol oynuyor. Bu doğrultuda, Türkiye’deki yatırımcılar ve iş ortaklarımızla birlikte gerek teknoloji transferi gerekse yerel çözümler üretme noktasında aktif rol almayı hedefliyoruz. Ülkenin yeşil enerji dönüşümüne katkı sunmak bizim için hem bir sorumluluk hem de büyük bir fırsat.

– Türkiye pazarında 2030’a kadar depolama kapasitesinin nerelere gelebileceğini öngörüyorsunuz?

Türkiye’nin enerji dönüşümünde depolama teknolojileri artık yardımcı bir unsur değil, sistemin temel yapı taşlarından biri haline geliyor. 2030 yılına kadar olan projeksiyonlara baktığımızda, Türkiye’nin enerji depolama kapasitesinde ciddi bir artış öngörülüyor. Özellikle hibrit santrallerin yaygınlaşması, şebeke destek hizmetlerine olan ihtiyaç ve elektrikli araçların şarj altyapısıyla birlikte gelişen talep profili, depolama çözümlerinin ölçeğini hızla büyütecek temel dinamikler arasında yer alıyor.

Buna ek olarak, enerji arz güvenliği, arz-talep optimizasyonu ve karbon emisyonlarının azaltılması hedefleri de depolama yatırımlarının önünü açan diğer unsurlar olarak sıralayabiliriz. Regülasyonlar yatırımcı lehine sadeleştirilir ve teşvik mekanizmaları etkin biçimde devreye girerse, Türkiye yalnızca bölgesel değil, Avrupa için de stratejik bir enerji depolama merkezi haline gelebilir. 2030’a kadar sadece kapasite olarak değil, aynı zamanda teknoloji ve iş modeli inovasyonları açısından da Türkiye’nin ciddi bir dönüşüm geçireceğini öngörüyoruz.

– Lisanssız GES’lerde depolamanın zorunlu hale gelmesi hâlinde pazarın ne ölçüde genişleyeceğini öngörüyorsunuz?

Lisanssız GES’lerde depolamanın zorunlu hale gelmesi, Türkiye’de enerji depolama pazarını adeta bir sıçrama noktasına taşıyabilir. Bugün itibarıyla lisanssız kurulu gücün toplam güneş kapasitesi içindeki payı oldukça yüksek ve bu segment, yatırım kararlarının daha hızlı alındığı, daha dinamik bir yapı sunuyor. Eğer bu yapıya depolama entegrasyonu zorunlu hale gelirse, yalnızca enerji güvenliği ve şebeke dengesi açısından değil, aynı zamanda teknoloji adaptasyonu ve yerli üretim açısından da ciddi bir genişleme beklenebilir. Pazar büyüklüğü açısından konuşacak olursak, ilk etapta binlerce MW’lık bir ek depolama talebinden söz etmek mümkün. Bu durum hem batarya üreticilerini hem de inverter, enerji yönetim sistemi ve yazılım çözümleri sunan firmaları doğrudan etkileyecek. Aynı zamanda bu zorunluluk, yatırım maliyetlerinde artış anlamına gelse de, orta vadede enerji verimliliği ve gelir optimizasyonu sayesinde yatırımcıya geri dönüş sağlayabilecek sürdürülebilir bir model sunacaktır.

Bu bağlamda, regülasyonların teknik detayları ve uygulanma biçimi de büyük önem taşıyor. Doğru kurgulanmış bir çerçeve ile lisanssız GES’lerde depolama zorunluluğu, sektörün ölçeğini ikiye katlayabilecek potansiyele sahip.

– Türkiye pazarında önceliğiniz hibrit çözümler mi, yoksa müstakil (stand-alone) depolama projeleri mi olacak?

Chint Power olarak Türkiye pazarına bütüncül bir yaklaşımla bakıyoruz. Hem hibrit hem de müstakil enerji depolama çözümleri portföyümüzün bir parçası. Bununla birlikte şebeke ölçekli enerji depolama sistemleri ve ticari-endüstriyel ölçekteki depolama projelerine de öncelik veriyoruz. Türkiye’nin artan elektrik talebi, yenilenebilir üretimin dengesizlikleri ve şebeke istikrarı ihtiyacı, bu segmentlerde ciddi bir büyüme potansiyeli oluşturuyor.

Özellikle sanayi tesislerinin kendi enerjisini üretme, yönetme ve şebekeye daha etkin entegre olma isteği, ticari ve endüstriyel çözümler açısından önümüzde büyük bir alan açıyor. Öte yandan şebeke ölçekli depolama sistemleri, yalnızca teknik bir gereklilik değil, aynı zamanda Türkiye’nin enerji güvenliği stratejilerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmek üzere. Biz de bu doğrultuda ürün gamımızı, mühendislik kapasitemizi ve yerel iş ortaklıklarımızı bu iki ana eksende konumlandırıyoruz.