PETFORM’dan enerji arz güvenliği vurgusu: “Türkiye bölgesel enerji merkezi olma yolunda güçleniyor”

PETFORM tarafından Gas&Power için hazırlanan değerlendirmede; küresel enerji krizleri, jeopolitik gerilimler ve arz güvenliği risklerinin enerji politikalarını yeniden şekillendirdiğine dikkat çekildi. Açıklamada, Türkiye’nin LNG altyapısı, depolama kapasitesi, boru hatları ve yerli üretim hamleleriyle enerji denklemindeki stratejik konumunu güçlendirdiği vurgulandı.

PETFORM’dan enerji arz güvenliği vurgusu: “Türkiye bölgesel enerji merkezi olma yolunda güçleniyor”
Petroturk.com | Enerjinin Haber Merkezi
  • Yayınlanma8 Haziran 2026 16:16

Küresel enerji piyasalarında son yıllarda yaşanan krizler, jeopolitik gerilimler ve arz güvenliği endişeleri enerji politikalarının yeniden şekillenmesine neden olurken, PETFORM tarafından Gas&Power için hazırlanan değerlendirme metninde Türkiye’nin enerji alanındaki stratejik konumu ve dönüşüm süreci ele alındı.

PETFORM Yönetim Kurulu Başkanı Gülefşan Göktayoğlu Cengiz, Arama Üretim Grup Başkanı Çağatay Beydoğan ve Gaz Grubu Başkanı Ömer Şenkardeş tarafından yapılan değerlendirmelerde; enerji arz güvenliği, yerli üretim, doğal gaz piyasalarının serbestleşmesi, depolama yatırımları ve Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi olma hedefi ön plana çıktı.



PETFORM Yönetim Kurulu Başkanı Gülefşan Göktayoğlu Cengiz

“Enerji anlamında kırılgan bir dönemden geçiyoruz”

Covid sonrası ortaya çıkan enerji krizi, ardından derinleşen Ukrayna-Rusya savaşı ve son dönemde Orta Doğu’da İran merkezli yaşanan jeopolitik gerilimler, başta arz güvenliği olmak üzere tüm ülkeler açısından enerji politikalarının yeniden şekillendiği kritik bir dönemi beraberinde getirmiştir. Özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji akışına yönelik risklerin artması, enerji arz güvenliği konusunun yalnızca ekonomik değil aynı zamanda stratejik ve ulusal güvenlik boyutuyla da ele alınmasına neden olmuştur.

Bu süreçte; yalnızca kısa vadeli tedbirlerin değil, aynı zamanda orta ve uzun vadeli stratejik planlamaların da ön plana çıktığı, olağanüstü koşullara ulusal ölçekte adapte olabilmek adına önemli tecrübelerin kazanıldığı bir dönem olmuştur. Birçok ülke yakın geçmişte yaşanan bu dalgalı sürecin etkilerini analiz ederek gelecekte ortaya çıkabilecek benzer risklere karşı daha dayanıklı enerji sistemleri oluşturmayı hedeflemiştir. Enerji arzında sürdürülebilirlik, kaynak çeşitliliği, depolama kapasitesi, altyapı yatırımları ve uluslararası iş birlikleri bu dönemin en önemli başlıkları arasında yer almıştır.

Ülkemiz de çok uzun zamandır petrol ve doğal gaz tedariği anlamında farklı ülkelerle ve uluslararası üreticilerle doğrudan anlaşmalar yaparak kaynak çeşitliliğini artırmıştır. Aynı zamanda, her ülke uluslararası düzenlemeler ve kendi ihtiyaçları doğrultusunda ulusal stoklarını oluşturmuştur. Bu ana ve çerçeve tedbirlerin hemen yanında LNG tedarik kabiliyetinin artırılması, ulusal iletim sistemine günlük 160-170 milyon metreküplük gazlaştırma kapasitesinin entegre edilmiş olması, sahip olduğumuz LNG terminallerinin ve FSRU ünitelerinin sayısı, yeraltı doğal gaz depolama kapasitemizin varlığı (Silivri ve Tuzgölü) ve bu depolama kapasitesinin artışına yönelik yatırımlar uluslararası anlaşmalarla garanti altına alınmış petrol ve doğal gaz boru hatlarının varlığı bizi bu kırılgan süreçte güçlü tutan unsurlardandır. Şüphesiz, yerli petrol ve doğal gaz üretiminin artırılması ve mevcut keşiflerin hızlı bir şekilde üretime alınarak ekonomik döngünün sağlanması dışa bağımlılığımızı azaltan ve gelecek dönemde farklı coğrafyalarda da olsa yerli üretim kabiliyetimizi artıran bir diğer önemli unsur olacaktır.

Petrol ve Doğal Gaz Platformu Derneği bünyesinde yaptığımız tüm çalışmalarda ülkemizdeki petrol ve doğal gaz faaliyetlerinin artırılması hedefiyle yerli/yabancı – kamu/özel ayrımı olmaksızın tüm paydaşların ortak ve ahenkle hareket etmesi gerektiği inancındayız. BOTAŞ ve TPAO gibi güçlü kamu kuruluşlarının yanında yerli ve yabancı uluslararası tecrübesi olan özel sektör paydaşlarının ve yatırımcılarının da güçlü bir şekilde yer alması gerektiği inancı içerisindeyiz. Başarılarıyla gurur duyduğumuz kamu kuruluşlarımız, arz güvenliği perspektifiyle ülkenin enerji denklemini yönetmeye çalışırken, Enerji Bakanlığımız, EPDK ve MAPEG gibi kuruluşlarımız da piyasalarımızın uluslararası sistemle entegre olması, rekabetçi, şeffaf ve derinliği olan bir piyasanın oluşması için mevzuatsal düzenlemeler yapmakta ve makro hedefler doğrultusunda piyasaların şekillenmesini sağlamaktadır. Dünya, özellikle enerji anlamında kırılgan bir dönemden geçerken yeni merkezler, rotalar ve fırsatlar da ortaya çıkmaktadır. Ülkemiz bu manada altyapı yatırımlarını tamamlamış, kapasitesini geliştirmiş ve uluslararası sisteme entegre olmuş bir şekilde bu tarihi dönemeçte pozisyonunu güçlendirmeye devam etmekte ve enerji diplomasisi ile global bir oyuncu olma yolunda pozisyon almaktadır.

Petrol ve doğal gaz Türkiye’nin enerji talebinde hâlâ önemli bir paya sahip ve kısa-orta vadede bu kaynakların rolü devam edecektir. Bununla birlikte Türkiye’nin regülasyon yapısı hâlâ iki temel hedef arasında denge kurmaya çalışıyor: bir yandan enerji arz güvenliğini korumak ve büyüyen enerji talebini karşılamak, diğer yandan ise enerji dönüşümü ve karbon azaltımı hedeflerine uyum sağlamak. Bu nedenle petrol ve doğal gaz sektörü kısa ve orta vadede sistemin önemli bir parçası olmaya devam ederken, mevzuat giderek daha fazla yenilenebilir enerji yatırımı hızlandıran, enerji verimliliğini teşvik eden ve enerji piyasasında öngörülebilirliği artırmayı hedefleyen bir çerçeveye doğru evrilmektedir.


Arama Üretim Grup Başkanı Çağatay Beydoğan

“Türkiye güvenilir bir enerji köprüsü haline geliyor”

Türkiye’de petrol ve doğal gaz arama‑üretim sektörü, son yıllarda hem üretim hacmi hem de stratejik yönelim açısından önemli bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Enerji politikalarının merkezine yerleşen sektör, küresel enerji piyasalarındaki dalgalanmalar, arz güvenliği kaygıları ve artan jeopolitik riskler doğrultusunda yerli kaynaklara yönelimin hız kazanmasıyla birlikte stratejik önemini daha da artırmıştır. Türkiye, bu küresel dönüşümün aktif ve iddialı aktörlerinden biri olarak öne çıkmaktadır.

2025 yılı itibarıyla Türkiye’nin yurt içi petrol üretimi bir önceki yıla göre %26 artarak 47,9 milyon varile ulaşırken, doğal gaz üretimi %39 artışla 3,2 milyar metreküp seviyesine yükselmiştir. Bu dikkat çekici artışta, Gabar sahasında devreye alınan yeni petrol üretimi ile Karadeniz’de üretime başlayan doğal gaz projeleri belirleyici rol oynamıştır.

2026 yılına girilirken sektör, daha agresif bir büyüme ve keşif vizyonu ile yoluna devam etmektedir ve planlanan yeni sondaj çalışmaları kapsamında yıl içinde ülkemizde yaklaşık 300 yeni kuyunun açılması öngörülmektedir. Türkiye’de özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yayılım gösteren ve son yıllarda ankonvansiyonel hidrokarbon (şeyl gazı/şeyl petrolü) potansiyeli nedeniyle dikkat çekmekte olan Dadaş Formasyonunda yoğunlaşacak olan yatırımlarının sektörde “oyun değiştirici” bir etki yaratması beklenmektedir. Karadeniz’de hem doğal gaz üretiminin iki katına çıkarılması hedefi hem de gerçekleştirilecek arama sondajı yatırımları ise offshore faaliyetlerin stratejik önemini daha da güçlendirmektedir.

Türkiye’de arama‑üretim sektörünün son dönemde kazandığı ivme, büyük ölçüde milli kuruluşumuz TPAO’nun artan operasyonel kabiliyeti ve keşifleri hızlı bir şekilde üretime alma yeteneği sayesinde mümkün olmuştur. Bununla birlikte, sektörün sürdürülebilir ve derinlikli bir büyüme yakalayabilmesi yalnızca kamu öncülüğünde değil; çok aktörlü, rekabetçi ve dengeli bir ekosistemin güçlenmesiyle mümkün olacaktır. Küresel örnekler, güçlü bir arama‑üretim ekosisteminin temelinde operatörler, bağımsız üreticiler ve servis şirketleri arasında sağlıklı bir iş bölümü ve rekabet ortamının yer aldığını göstermektedir.

Bu kapsamda, lisanslama süreçlerinin çeşitlendirilmesi, küçük ve orta ölçekli sahaların yatırımcılar için daha erişilebilir hale getirilmesi ve yerli servis firmalarının operasyonlarda daha etkin rol alması sektörün derinleşmesine önemli katkı sağlayacaktır. Ayrıca, petrol ve doğal gaz arama‑üretim faaliyetleri ile servis hizmetlerinin küresel ölçekte rekabetçi bir seviyeye ulaşabilmesi adına, milli kuruluşumuz TPAO’nun yanı sıra özel sektör şirketlerinin de uluslararası projelerde ve farklı coğrafyalarda daha fazla yer alması büyük önem taşımaktadır.

Üretimin veya sunulan hizmetlerin hangi ülkede gerçekleştirildiğinden bağımsız olarak, uluslararası projeler aracılığıyla yaratılan katma değer ülke ekonomisine katkı sağlamakta ve enerji alanındaki dışa bağımlılığın azaltılmasına hizmet etmektedir. Bugün gelinen noktada Türkiye’nin arama‑üretim sektörü, klasik bir hidrokarbon faaliyet alanı olmanın ötesine geçmiş; jeopolitik, ekonomik ve teknolojik boyutlarıyla çok katmanlı bir dönüşüm sürecinin merkezindeki stratejik sektörlerden biri haline gelmiştir.

Türkiye, sahip olduğu jeostratejik konum sayesinde yalnızca üretici bir ülke olmanın ötesine geçerek, enerji kaynaklarına sahip ülkeler ile enerji talebinin yoğun olduğu pazarlar arasında kritik bir geçiş ve dengeleme ülkesi konumunu da güçlendirmektedir. Son yıllarda hayata geçirilen ve planlanan boru hatları, LNG ve FSRU yatırımları, depolama kapasitesindeki artış ve bölgesel enerji altyapı projeleri; Türkiye’yi Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney arasında güvenilir bir enerji köprüsü haline getirmektedir. Bu rol, hem bölgesel arz güvenliğine katkı sağlaması hem de ülkemizin enerji diplomasisi ve ticaretindeki ağırlığını artırması açısından stratejik önem taşımaktadır. Türkiye’nin arama‑üretim faaliyetleriyle desteklenen bu geçiş ülkesi kimliği, ülkemizi bölgesel bir enerji merkezi olma hedefine her geçen gün daha da yaklaştırmaktadır.


Gaz Grubu Başkanı Ömer Şenkardeş

“Türkiye hibrit bir model inşa etmeye yöneldi”

Türkiye’de doğal gaz piyasası, uzun yıllar boyunca büyük ölçüde ithalata dayalı bir yapı sergilemektedir. Küresel enerji krizlerinin ardından arz güvenliğinin stratejik önemi artarken, Türkiye de hem kaynak çeşitliliğini artıran hem de kendi üretimini devreye alan hibrit bir model inşa etmeye yönelmiştir. Karadeniz’deki Sakarya Gaz Sahası’nın devreye alınmasıyla birlikte yerli üretim ivme kazanırken doğal gaz talebi de artan sanayi üretimi, elektrik talebi ve genişleyen abone tabanına bağlı olarak büyümeye devam etmiştir.

Türkiye’nin mevcut doğal gaz sistemi; yüksek giriş kapasitesi, gelişmiş LNG terminalleri ve artan depolama imkanları sayesinde artık yalnızca iç talebi karşılayan bir yapıdan çıkmış, aynı zamanda bölgesel ticaret ve ihracat potansiyeli taşıyan bir yapıya doğru evrilmektedir. Bu süreçte, piyasanın yönünü belirleyecek temel unsurlar; üretim artışının sürdürülebilirliği, piyasa serbestleşmesinin derinliği ve özel sektör oyuncularının sisteme daha etkin katılımıyla mümkün olacaktır. Türkiye’nin son yıllarda LNG terminalleri, FSRU yatırımları ve yeraltı depolama kapasitesinde sağladığı artış, sisteme önemli bir esneklik kazandırmıştır. Bu esneklik, yalnızca arz güvenliğini güçlendirmekle kalmayıp, aynı zamanda kısa vadeli ihtiyaçların değerlendirilmesine de imkân tanımaktadır. Bu çerçevede, EPİAŞ bünyesinde gelişen organize gaz piyasası, fiyat oluşumunun şeffaflaşması ve referans fiyat mekanizmasının oluşması açısından önemli bir zemin sunmaktadır. Öte yandan, Türkiye’nin “bölgesel gaz ticaret merkezi” olma hedefi, yalnızca fiziksel altyapı ile değil; aynı zamanda güçlü bir finansal piyasa, derinlikli finansal piyasaların oluşması, forward ve türev ürünlerin gelişmesi ve yüksek likiditeye sahip itibarlı bir referans fiyatının ortaya çıkması için kritik önem taşımaktadır. Bu gelişmelerle birlikte, doğal gaz piyasasında serbestleşmenin derinleştirilmesini ve özel sektör oyuncularının sistemde daha fazla yer almasını gerektirmektedir. Yıllık yaklaşık 60 milyar metreküp doğal gazın tüketildiği ülkemizde, gerek hane halkı olsun gerek sanayinin rekabet gücü olsun, gerekse elektrik üretiminin ana maliyet unsuru olan fiyatlandırma mekanizması ekonomik canlanmaya imkân sağlayacaktır. Dünya ile rekabet etme noktasında sanayimiz gerçek ve öngörülebilir fiyatla stratejilerini güncelleyerek ihracat anlamında kırılgan yapısını güçlendirme fırsatı bulacaktır. Son dönemde, İran-İsrail-ABD hattında yükselen gerilim, enerji piyasaları açısından dünyanın en kritik bölgelerinden birini doğrudan etkilemektedir. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık %20’sinin Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor olması, bu bölgedeki olası bir arz kesintisinin yalnızca fiyat artışına değil, aynı zamanda volatilite ve risk primlerinde ani sıçramalara neden olabileceğini göstermektedir. Benzer şekilde LNG ticaretinin önemli bir kısmının da bu jeopolitik hatlardan geçmesi, doğal gaz piyasasında da fiyat oynaklığını artırmaktadır.

Doğal gaz, petrol ve türevlerindeki fiyat artışları, enerji ithalatında büyük ölçüde dışa bağımlı olan Türkiye ekonomisi için cari denge üzerinde doğrudan baskı oluşturmaktadır. Enerji maliyetlerindeki bu artış yalnızca dış ticaret dengesini değil, aynı zamanda üretim maliyetleri, enflasyon ve döviz talebi üzerinden makroekonomik dengeleri de etkiler. Bu nedenle Orta Doğu’da yükselen jeopolitik risklerin enerji fiyatlarını yukarı çekmesi, Türkiye açısından yalnızca enerji piyasası meselesi değil, aynı zamanda cari denge ve finansal istikrar açısından da kritik bir risk alanı oluşturur. Petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki hızlı yükseliş, enerjide dışa bağımlı bir ekonomi olan Türkiye için hem sanayi üretim maliyetlerini hem de tüketici fiyatlarını doğrudan yukarı çeker. Uluslararası piyasalarda referans kabul edilen Brent Petrol fiyatındaki artış akaryakıt, lojistik ve hammadde taşımacılığı maliyetlerini yükselterek özellikle demir-çelik, kimya, çimento ve tekstil gibi enerji yoğun sektörlerin üretim giderlerini artırır. Benzer şekilde, ithal edilen doğal gaz maliyetindeki yükseliş de elektrik üretim maliyetlerine yansır ve bu durum sanayi tarifeleri üzerinden fabrikaların enerji giderlerini büyütür. Bu maliyet artışları zincirleme şekilde tüketici fiyatlarına yansımakta ve enflasyonist baskıyı da güçlendirmektedir. Sonuç olarak, enerji fiyatlarındaki artış Türkiye’de hem sanayinin rekabet gücünü zorlayan hem de hane halkının yaşam maliyetini yükselten çift yönlü bir maliyet baskısı yaratır. Bunu aşmak için de ülke içindeki enerji fiyatlamasında çeşitliliğe, derinliğe ve yerli/yabancı daha çok özel sektör katılımcısına ihtiyaç duyulmaktadır. İleri vadeli işlemler (forward), riskten korunma “hedge” gibi türev enerji ürünlerinin de piyada bulunması hem üreticilerin maliyetlerini bilmesine, ihracatta rekabet gücünü arttırmasına ve iç piyasada daha stabil bir maliyetlenmesine yardımcı olarak hane halkı maliyetlerinin de artmasının önüne geçecektir.

Bu çerçevede Türkiye açısından en kritik öncelik, bu tür jeopolitik şoklara karşı dayanıklılığı artıracak bir piyasa yapısının tesis edilmesidir. Arz kaynaklarının çeşitlendirilmesi, depolama kapasitesinin artırılması ve piyasa bazlı, öngörülebilir fiyatlama mekanizmalarının güçlendirilmesi, yerli ve yabancı piyasa katılımcıları için ithalat ve ihracat yollarının ticari olarak kullanılabilir olması; hem sanayinin rekabet gücünü destekleyecek hem de enerji piyasalarının daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşmasına katkı sağlayacaktır. Bu dönüşüm aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel bir doğal gaz ticaret merkezi olma hedefini de doğrudan desteklemektedir. Fiziksel altyapı yatırımlarının, derinlikli ve likit bir piyasa yapısı ile tamamlanması; Türkiye’yi yalnızca tüketim odaklı bir pazar olmaktan çıkarıp fiyat oluşumunda referans alınan bir ticaret merkezi haline getirebilir. Önümüzdeki dönemde enerji piyasalarında istikrarın yeniden tesis edilmesi, hem küresel ekonomi hem de Türkiye açısından kritik önem taşımaktadır.