‘Depolama piyasası büyük ölçüde kurgulanabilir bir alan’

Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selmiye Alkan Gürsel’in moderatörlüğünde, kamu ve özel sektörünün katılımlarıyla gerçekleştirilen ‘Depolama Oturumu’, sektörün paydaşlarını bir araya getirdi. Oturumda; T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Bakan Danışmanı Barış Sanlı, Limak CEO’su Birol Ergüven, Enerji Depolama Sistemleri Derneği (EDSİS) Başkanı C. Can Tutaşı, Enerji Depolama Endüstrileri Derneği (EDEDER) Başkanı Doğa Can Bayram konuşmacı olarak yer aldı.

‘Depolama piyasası büyük ölçüde kurgulanabilir bir alan’
Petroturk | Enerji Haberleri
  • Yayınlanma19 Ocak 2026 14:25

Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selmiye Alkan Gürsel’in moderatörlüğünde, kamu ve özel sektörünün katılımlarıyla gerçekleştirilen ‘Depolama Oturumu’, sektörün paydaşlarını bir araya getirdi. Oturumda; T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Bakan Danışmanı Barış Sanlı, Limak CEO’su Birol Ergüven, Enerji Depolama Sistemleri Derneği (EDSİS) Başkanı C. Can Tutaşı, Enerji Depolama Endüstrileri Derneği (EDEDER) Başkanı Doğa Can Bayram konuşmacı olarak yer aldı.


‘Elektrik sistemi bir koordinasyon problemi’


T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Bakan Danışmanı Barış Sanlı

Konuşmamı üç bölümde ele alacağım: fiyatlar, epistemolojik kopuş ve dünya örnekleri. İtalya’da yapılan MACSE ihalesi önemli bir referans. Ortalama pil döngüsü 0.8 ile 1.3 arasında. “Konteyner ekonomisi” ifadesini aşağılamak için değil, durumu tarif etmek için kullanıyorum. Bu koşullarda alt tarafta 10 euro/saat gibi rakamlar ortaya çıkabiliyor. Hepiniz biliyorsunuz; gelir katmanları var: arbitraj, yan hizmetler ve kapasite. Türkiye’de konuşulan rakamlar 45 dolar/saat seviyelerinde. Gelir treni kaçınılmaz, asıl sorun mevzuat. Bu kısım, bugüne kadar bildiklerimiz.

Epistemolojik kopuşa geldiğimiz zaman, ben burada Current Economy kitabından yararlanıyorum. Kitap, Çin’i klasik “komünist Çin–kapitalist Amerika” karşıtlığının ötesinde okuyor ve mühendislerin yönettiği bir devlet modeliyle hukukçuların yönettiği bir modeli karşılaştırıyor. Üst düzey yönetimin büyük ölçüde mühendislerden oluşmasının nasıl sonuçlar ürettiğini tartışıyor. Buradaki temel fikir şu: Elektrik sistemi bir koordinasyon problemi. Koordinasyon ise herkesin diğerlerinin pozisyonunu ve beklentisini anlamaya çalışması demek. Bu koordinasyonu sağlayan araç fiyat. Mevzuat, fiyat oluşumunu giderek algoritmik hale getiriyor ve bilgi fiyat üzerinden taşınıyor. Bir fiyat söylediğinizde, talebin ne olduğu az çok tahmin edilebiliyor.

Piller açısından beklenti yönetimi çok kritik; herkesin alım-satım davranışını aynı yöne hizalamak gerekiyor. Elektrik piyasasında yan hizmetler, aslında sistem güvenilirliğinin metalaştırılması anlamına geliyor. Piyasa gerçeğin kendisini değil, katılımcıların zihnindeki simülasyonu fiyatlıyor.

Piller bu yapıyı kökten değiştiriyor. Futbol benzetmesiyle anlatırsak, sahaya her tarafa oynayabilen, tarafsız oyuncular sürüyorsunuz ve oyunun dengesi bozuluyor. Bu yüzden mükemmel düzenlemeyi beklemek gerçekçi değil. Fiyatlar oluşuyor ve siz bu fiyatlardan pek çok sonucu türetebiliyorsunuz. Pil piyasası büyük ölçüde kurgulanabilir bir alan. Örneğin Teksas’ta fiyatların çok yükselmesine izin verildiğinde piller ortalama 8 döngü yapıyor; İngiltere’de ise bu rakam 1.3. İki liberal piyasa, iki farklı sonuç.

Türkiye için doğrudan projeksiyon vermeyeceğim. Teksas’a bakmak yeterli; pek çok açıdan Türkiye’ye benziyor. Orada enerji ve yan hizmetler birlikte çözülüyor, piyasa ve sistem operatörü arasındaki sınırlar silikleşiyor. 2013’ten beri süren düzenlemelerin sonunda ulaşılan nokta, çok katmanlı bir gelir modeli. Avrupa’da, özellikle İngiltere’de ise sürekli yeni servisler üretiliyor.

Pillerde enerji arbitrajı, kapasite ve yan hizmetler gibi çok sayıda gelir katmanı var. Bunun nedeni, sistemin bu varlığı tek bir kategoriye sokamaması. Gerçekliği katmanlara ayırarak yönetmeye çalışıyor. Sonuçta pil sistemleri, mevcut piyasa bilgisini zorlayan bir “oyun bozucu” haline geliyor. Teksas örneğinden çıkarılacak ana ders şu: Tek bir doğru fiyat ya da tek bir doğru gelir modeli yok. Sistem yeni bilgi istiyor ve piyasalar bu koordinasyon probleminde sürekli öğrenerek ilerliyor. Piller de bu piyasa bilgi makinesini dönüştürüyor.


‘Hızlı ve ciddi bir çalışmaya ihtiyaç var’


Limak CEO’su Birol Ergüven

Batarya konusunun ne kadar kompleks ve zor olduğu herkesin malumu. Buna karşılık, batarya konusu Türkiye gündemine geldiğinde, ön lisansa dönüşmüş 30 bin MWh’in üzerinde bir kapasite başvurusu olduğunu görüyoruz. Bu da yatırımcının konuyu en başından doğru okuduğunu, nasıl para kazanacağına dair kafasında büyük soru işaretleri olmadığını gösteriyor. Türkiye enerji piyasasının gelişimine baktığımızda, önce lisans alınır, ardından fizibilitenin en kritik ayağı olan “kervan yolda düzülür” süreci başlar.

İnsanlar gerçekten depolamanın bir yatırım olduğuna inanıyor. Depolamanın temel mantığı ise basit; Düşük fiyattan alıp, yüksek fiyattan satmak. Burada kilit kavram fiyat sinyali. Fiziksel dünyadaki dengesizlikler fiyata yansımalı ki piyasa buna uygun tepki versin.

Eğer tüketim ve üretim dengeli olsaydı, bu sorunlar yan hizmetlerle çözülebilirdi ve depolamaya ihtiyaç kalmazdı. Ancak durum böyle değil. Avrupa’da bunu net biçimde görüyoruz. Örneğin Hollanda’da fiyatlar eksi ve artı uçlara kadar gidiyor ve piyasa adeta “depolama yap” diyor. Bu nedenle bazı ülkelerde bu yatırımlar çok hızlı geri dönebiliyor. İlk yapanların kazanacağı neredeyse kesin.

Türkiye’de de fiyat salınımları var ancak alt ve üst limitler nedeniyle arbitraj imkanı sınırlı kalıyor. Hesapladığımızda çoğu projede net bir fizibilite çıkmıyor. Buna rağmen yoğun başvurular oldu ve süreç üretime entegre depolamayla devam etti. Yeni dönemde ise çok düşük fiyatlarla rüzgar ve güneşten elektrik üretmek isteyen yatırımcılar ortaya çıktı. Bu seviyelerde üretim yapanlar için depolama zaten anlamlı hale geliyor. Son ihalelerde verilen bedellerin yüksekliği, bu projelerin hayata geçeceğini gösteriyor.

Artık bir baz oluştu. Ancak hala depolamayı ana iş kolu olarak gören yatırımcılar açısından belirsizlikler var. Bu noktada lokasyon ve uygulanacak arbitraj modeli kritik. Bunların netleşmesi şart. En kısa sürede Türkiye’de depolamadan nasıl para kazanılacağı açık biçimde tanımlanmalı.

TEİAŞ oturumlarından anladığımız şu: Serbest piyasada üretim yapılabilir ama sistemin dengesi için TEİAŞ’ın elinde kapasite olması gerekiyor. Günlük ve aylık ihalelerle bunu yönetmek zor. Yatırımı özel sektör yapsın, kullanım TEİAŞ’ın elinde olsun. Yan hizmetlerin karmaşıklığı da bunu gösteriyor. Kriterler belirlenmeli, ihaleye çıkılmalı ve kapasite bedeli netleşmeli.

Almanya örneği öğretici. Yaklaşık 25 bin MWh depolama var ama bunun büyük kısmı konutlarda ve ticari işletmelerde, yani tüketim tarafında. Türkiye ise yüzlerce, hatta binlerce MW’lık RES ve GES’lerin yanına doğrudan depolama kurarak yola çıktı. Bu yaklaşımın etkileri olacak. Artık kervan yola çıktı, şimdi nasıl ilerleyeceği netleştirilmeli.

Yatırımcılar bu süreci yönetir, bu konuda karamsar değilim. Ancak hızlı ve ciddi bir çalışmaya ihtiyaç var. Yatırımcıların sesi daha fazla duyulmalı, ihtiyaçlarına uygun modeller geliştirilmeli. TEİAŞ’ın da rahatlatılması gerekiyor. Türkiye’nin kendi gerçeklerine uygun bir depolama yaklaşımı geliştirmesi gerekiyor.


‘Beş sene önce Türkiye’de depolama konuşulmuyordu’


Enerji Depolama Endüstrileri Derneği (EDEDER) Başkanı Doğa Can Bayram

Bu işe beş sene önce yatırım yaptığımızda sektör dünyada da çok farklıydı. Piyasa büyük ölçüde Koreli firmaların etkisi altındaydı; Avustralya ve ABD’de projeler vardı, Avrupa’da ise çok sınırlıydı. Bugün geldiğimiz noktada Çin’de yaklaşık 200 hücre üreticisi bulunuyor ve Koreli oyuncuların etkisi ciddi biçimde azalmış görünüyor. Sektör beş yıl içinde tamamen değişti ve bu ortamda doğru pozisyon almak hiç kolay değil.

Beş sene önce Türkiye’de depolama neredeyse hiç konuşulmuyordu. Bugün ise lisanslı taraf için 33 GW çıkış gücünden söz ediyoruz. Buna henüz tüketim tarafı ve lisanssızlar dahil değil. Toplamda 30–40 GW büyüklüğünde bir sektöre doğru gidiyoruz. Bu tabloyu sadece biz değil, tüm sektör görüyor. Asıl soru şu: Sanayi bu resimde nerede durmalı? Bu gerçekten stratejik bir karar.

Türk sanayicisi cesur, öte yandan krediler pahalı ve pazar hala yeni. Buna rağmen bu cesur kesim yatırımlarını yapmaya başladı. Asıl avantajımız, Çin–ABD arasında başlayıp Avrupa’ya yayılan ticaret gerilimi. Bu ortamda Türkiye riskli ama potansiyeli yüksek bir konumda. Çin’deki üretimi, özellikle yazılım ve mühendislik altyapımızla katma değere dönüştürmek mümkün. Bu nedenle Çinli ve Koreli firmalarla ortaklıklar teknoloji transferi ve pazar erişimi açısından çok değerli.

Batarya sistemleri giderek standart bir ürüne, yani konteyner çözümlerine dönüşüyor. Burada belirleyici unsur dijitalleşme ve yazılım. Aynı zamanda piyasanın hızlanması ve yük tevzi merkezlerinde her bataryanın anlık, hatta saniyenin altında izlenebilmesi büyük önem taşıyor. . Yazılım ve mühendislik tarafında öne çıkabilirsek, hem Türkiye’de daha verimli bir sistem yönetimi sağlanır hem de bunun ihracat potansiyeli oluşur.

Ülkeler, elindeki bu güçlü varlığı şebekeye entegre ediyor. 10 ya da 40 GW’lık bir kapasitenin kontrolü, ülkenin enerji sistemine doğrudan müdahale anlamına geliyor. Bu aynı zamanda ciddi bir siber güvenlik riski. Ürünlerin girişini tamamen engellemek ne mümkün ne de mantıklı. Hücre maliyetleri kWh başına 1000 dolardan 200 dolar seviyelerine kadar düştü. Bu fiyatlarla hücre üretimine girip yatırımın geri dönüşünü sağlamak zor.

Avrupa Birliği’nin bugüne kadarki stratejisi batarya hücrelerini Avrupa’da üretmekti. Şu anda entegrasyon tarafında sınırlı yatırımlar var. Avrupa’nın ana odağı ise siber güvenlik. Bu noktada bir boşluk bulunuyor. Türkiye için fırsat da burada. Konteyner tedariki Çin’den gelse bile, elektrifikasyon, entegrasyon ve özellikle yazılım tarafında güçlü bir yerli ekosistem kurulabilir. Avrupa’da da tercihler Çinli olmayan yazılımlardan yana. Bu nedenle Türkiye’nin en büyük avantajı, mühendislik ve yazılım gücünü bu alana taşıyabilmesi olacaktır.


‘Dönüşümde oyunun kurallarını değiştiren unsur; bataryalar’


Enerji Depolama Sistemleri Derneği (EDSİS) Başkanı C. Can Tutaşı

Teknik ve entegrasyon dediğimiz noktada konu bizi doğrudan şebekeye götürüyor. Şebekeyi bir engel olarak değil, entegrasyon sürecinde aşılması gereken bariyerler çerçevesinde ele almak gerekiyor. Geçmişte büyük ölçekli üretim santralleri vardı; enerji indirici merkezler üzerinden tüketiciye ulaştırılıyordu. Bugün ise dağıtık şebeke yapısına geçtik. Tek bir lokasyonda büyük santraller yerine, çok sayıda ve daha küçük ölçekli üretim tesisleri var. Buna paralel olarak dağıtım şebekesine yeni ekipmanlar ve bileşenler eklendi. Elektrikli araçlar da bu yapının bir parçası.

Bu dönüşümde oyunun kurallarını asıl değiştiren unsur bataryalar. Çünkü bataryalar ne tam anlamıyla üretici ne de tüketici. Bu özellikleri nedeniyle şebeke entegrasyonunda kritik bir rol üstleniyorlar. Burada karşılaştığımız temel bariyerler, yeni ekipmanların şebekeye uyumu ve entegrasyonu. Türkiye’de bu ekipmanların üretimi başlamış olsa da hem yatırımcılar hem de şebeke açısından bu donanımlar yeni. Batarya sistemlerinin kendi içindeki farklı bileşenlerinin uyumu ve şebekeyle entegrasyonu, yapabilirlik açısından önemli zorluklar doğurabiliyor.

Bu bariyerlere rağmen sistemlerin kademeli olarak devreye girdiğini görüyoruz. İlk yıl sınırlı kapasiteyle, üç yıl içinde ise çok daha geniş ölçekte devreye alma bekleniyor. Konu yalnızca arbitraj ya da şarj-deşarj değil; yan hizmetler tarafında da bataryalar kritik roller üstleniyor. Yeni bir sektörle karşı karşıyayız ve süreç boyunca farklı bariyerler ortaya çıkacak. Ayrıca bu kadar büyük kapasitenin aynı anda devreye alınması ve ekipmanların sisteme adaptasyonu da başlı başına bir risk alanı oluşturuyor.

Elektriksel güvenlik açısından baktığımızda, sistemlerin geliştiğini ancak henüz tam olgunlaşmadığını söyleyebiliriz. Bu doğal bir süreç. Her enerji projesinde olduğu gibi projelendirme, inşaat, kabul ve işletme aşamaları var. İnşaat ve kabul süreçlerine ilişkin kurallarımız mevcut ve gelişiyor. Ancak işletme dönemi yeterince ele alınmış değil. Güneş santrallerinde yaşadığımız tecrübeler ortada: Düşük işletme maliyeti algısı nedeniyle ihmal edilen bakım süreçleri ciddi enerji kayıplarına yol açtı. Batarya sistemlerinde benzer ihmal çok daha yüksek maliyetler doğurabilir. En pahalı hizmet, alınmayan hizmettir.

Bunun yanında işin yazılım boyutu da en az donanım kadar kritik. Hem işletme güvenliği hem de sistem bütünlüğü açısından yazılımlar hassas bir alan. Bu nedenle batarya sistemlerinin bütünsel sertifikasyonunun ele alınması gerekiyor. Bir diğer önemli başlık ise siber güvenlik. Depolama tesisleri giderek stratejik altyapılar haline geliyor. Yazılım tarafında alınmayan önlemler, farklı lokasyonlarda ciddi güvenlik riskleri yaratabilir. Bu nedenle batarya sistemlerinin yalnızca elektriksel değil, aynı zamanda yazılımsal ve siber güvenlik boyutlarıyla da ele alınması gerekiyor.