Temiz enerjinin lideri gelişmekte olan ülkeler

Dünya çapında planlanan veya inşa halindeki rüzgar ve güneş enerjisi projelerinin toplam kapasitesi 2025’te yüzde 11 artışla 4,9 TW seviyesine yükselirken, bu projelerin büyük bir kısmını gelişmekte olan ülkeler hayata geçiriyor.

Temiz enerjinin lideri gelişmekte olan ülkeler
Petroturk | Enerji Haberleri
  • Yayınlanma2 Mart 2026 14:07
Mehmet Ekici – İstanbul

Uluslararası araştırma kuruluşu Global Energy Monitor (GEM) tarafından yayımlanan yeni bir analize göre, dünyada 2024’te planlanan veya inşa halindeki rüzgar ve güneş enerjisi projelerinin kapasitesi 4,4 TW seviyesinde bulunuyordu.

Bu kapasite 2025’te yıllık bazda yüzde 11 artarak 4,9 GW seviyesine yükseldi. Planlanan veya inşa halindeki rüzgar enerjisi projelerinin kapasitesi bu toplamın 2,7 GW’ını, güneş enerjisi ise 2,2 TW’ını oluşturdu. Küresel çapta toplam kapasitenin 758 GW’lık kısmı şu anda inşaat aşamasında.

EN ZENGİN EKONOMİLER TEMİZ ENERJİ YATIRIMLARINI YÖNLENDİRMİYOR

Rüzgar ve güneş enerjisinde büyüme ivmesi devam etmesine rağmen, dünyanın en zengin ekonomileri artık temiz enerji yatırımlarını yönlendirmiyor. Bu alandaki büyüme giderek gelişmekte olan ekonomilerde yoğunlaşıyor. Çin tek başına şu anda inşaat halindeki 448 GW’lık rüzgar ve güneş enerjisi projesine ev sahipliği yapıyor. Planlanan projelerle, bu kapasite Çin’de 1,5 TW’a ulaşıyor.

İnşa halinde veya planlanan rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesi açısından Brezilya’da 401 GW, Avustralya’da 368 GW, Hindistan’da 234 GW, ABD’de 226 GW, İspanya’da 165 GW ve Filipinler’de 146 GW’lık proje bulunuyor. Küresel servetin yaklaşık yarısına sahip G7 ülkeleri, bu kaynakların kapasitesini artırmada Çin ve diğer ülkelere göre önemli geride kalıyor ve söz konusu toplam kapasitenin yalnızca yüzde 11’ini oluşturuyor.

HEDEFLER VE UYGULAMALAR ARASINDAKİ UÇURUM GİDEREK GENİŞLİYOR

Bu ülkelerin toplam kapasite planları 2023’ten beri yaklaşık 520 GW seviyesinde kaldı. Analize göre, bu durum gelişmiş ekonomilerde iklim hedefleri ve uygulamalar arasındaki uçurumun giderek genişlediğini gösteriyor.

COP28’de ortaya konan “yenilenebilir enerji kapasitesinin 2030 yılına kadar üç katına çıkarılması” hedefi, ülkelerin enerji politikalarında temel bir referans noktası olarak yer almaktadır. Ancak küresel ölçekte yaşanan siyasi, jeopolitik ve ekonomik gelişmeler, bu hedefe yönelik ilerlemenin her dönemde aynı hızda gerçekleşmediğini göstermektedir. ABD’de yönetim değişikliğiyle birlikte hidrokarbon odaklı politikalara dönüş, Rusya-Ukrayna savaşı sonrası Avrupa’da yaşanan enerji arz sorunları ve İberya Yarımadası’nda görülen geniş çaplı elektrik kesintileri, enerji politikalarının yeniden değerlendirilmesine neden olan başlıca gelişmeler arasında yer almaktadır. Bu süreçte yenilenebilir enerji yatırımlarının artış hızında belirgin bir yavaşlama gözlemlenmiştir.

Yüksek faiz oranları, finansmana erişimde yaşanan zorluklar, tedarik zincirindeki aksaklıklar ve ekonomisi petrol ve doğal gaz gelirlerine dayanan ülkelerin tutumları da bu yavaşlamada etkili olan unsurlar arasında bulunmaktadır. Buna karşın, yenilenebilir enerji küresel ölçekte büyümesini sürdürmekte ve enerji arzının geleceğinde önemli bir rol üstlenmeye devam etmektedir.

Küresel enerji sistemi, stratejik ve mali dinamiklerin etkisiyle dönüşümünü sürdürmektedir. Yenilenebilir enerji, yalnızca çevresel kaygılarla ele alınan bir alan olmanın ötesinde, enerji güvenliği, ekonomik sürdürülebilirlik ve uzun vadeli büyüme açısından stratejik bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Bu çerçevede birçok ülke, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşabilmek için yenilenebilir enerjinin enerji portföylerinde vazgeçilmez bir bileşen olduğu konusunda ortak bir yaklaşım benimsemektedir.

GÜNEŞİN HAKİMİYETİ

2025-2026 döneminin en belirgin karakteristiği, güneş fotovoltaik (PV) sistemlerinin küresel enerji portföyündeki mutlak domine edici rolü oldu. Beklenilene göre 2030 yılına kadar devreye girmesi beklenen yeni kapasitenin tam yüzde 80’i güneş enerjisinden gelecek. Bu durumun arkasında yatan sebeplerden biri, Çin’deki devasa üretim kapasitesinin yarattığı arz fazlası ve buna bağlı olarak panel fiyatlarının 2023 başından bu yana yüzde 60’ın üzerinde değer kaybetmesi. Bugün güneş enerjisi, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun yaşadığı bölgelerde, yeni bir kömür veya doğal gaz santrali kurmaktan çok daha ucuz bir seçenek haline gelmiş durumda. Ancak bu ucuzluk, beraberinde üretici sürdürülebilirliği riskini de getiriyor. Çinli dev üreticilerin kar marjlarının negatife gerilemesi, 2026 yılında sektörde ciddi bir konsolidasyon ve iflas riskini beraberinde getiriyor.

Güneş enerjisindeki büyüme sadece devasa arazi tipi santrallerle sınırlı kalmıyor; dağıtık enerji sistemleri (çatı tipi PV) dönüşümün görünmez ama bir o kadar da etkili yönlerinden biri. Özellikle Avrupa ve Avustralya’da, hane halklarının enerji bağımsızlığı arayışı, bireysel kurulumları rekor seviyelere taşıdı. Ancak şebeke operatörleri için bu durum, çift yönlü elektrik akışının yönetilmesi gereken zorlu bir mühendislik sınavına dönüştü. 2026 yılı, akıllı inverterler ve ev tipi batarya sistemlerinin standart birer donanım haline geldiği, tüketicinin aynı zamanda üretici (prosumer) olduğu bir dönemin başlangıcı. Bu dönüşüm, geleneksel elektrik dağıtım şirketlerinin iş modellerini temelden sarsarken, enerji piyasalarında esneklik kavramını en değerli emtia haline getiriyor.

ÇİN’İN YENİLENEBİLİR ENERJİDEKİ ROLÜ

Küresel yenilenebilir enerji arenasının en güçlü aktörü olan Çin, 2026 yılına girerken tarihsel bir eşiği daha geride bırakarak akıl almaz bir noktaya geldi. Çin’in toplam rüzgar ve güneş kapasitesi 1,6 TW seviyesini aşarak, en yakın rakipleri olan ABD ve Hindistan’ın toplam kapasitesinin üç katına ulaştı. Bu başarı, Çin’in 2035 yılı için belirlediği hedeflere beş yıl önceden ulaşabileceğini gösteriyor. Ancak Pekin yönetimi için 2026, sadece kapasite artırma yılı değil, aynı zamanda stratejik bir politik değişim yılı olacak. Yıllardır sektörü besleyen sabit alım garantileri yerini, piyasa temelli “Contract-for-Difference” (CfD) ve açık ihale sistemlerine bıraktı. Bu değişim, 2025’in ortalarında piyasada geçici bir dalgalanma yaratsa da uzun vadede Çin’in yenilenebilir enerjiyi sübvansiyonlara bağımlı bir sektörden, ekonominin kendi kendine yeten ana motoruna dönüştürme amacını taşıyor.

ÇİN’İN ENERJİ PORTFÖYÜ

Çin’in devasa enerji filosuna daha yakından baktığımızda, kapasite dağılımındaki dengelerin teknolojik verimlilikle nasıl şekillendiğini görüyoruz. IRENA’nın verilerine göre Çin’in yaklaşık 1.700 GW’lık toplam yenilenebilir kapasitesinin en büyük payını yüzde 45,5’lik oranla güneş enerjisi oluşturuyor. Bu, yaklaşık 774 GW’lık bir güneş gücü anlamına geliyor ki bu rakam tek başına Avrupa’nın toplam güneş kapasitesini geride bırakıyor. Güneşin hemen ardından gelen rüzgar enerjisi ise yüzde 27,5’lik pay ve 468 GW’lık kurulu güçle sistemin ikinci büyük sütunu konumunda. Özellikle iç bölgelerdeki dev rüzgar tarlaları ve kıyı şeridindeki offshore yatırımları rüzgarın payını her geçen gün artırıyor.

Hidroelektrik ise yüzde 25’lik payı ve 426 GW’lık kapasitesiyle Çin’in baz yük temiz enerji ihtiyacını karşılayan vazgeçilmez bir güç olmaya devam ediyor. Biyokütle ve diğer yenilenebilir kaynaklar ise pastanın geri kalan yüzde 2’lik kısmını paylaşıyor. Bu rakamların göstermediği ama çok önemli olan bir mesele daha var; Çin sadece enerji üretmekle kalmıyor; aynı zamanda güneş paneli üretiminde dünya liderliğini koruyarak küresel tedarik zincirinin yüzde 90’ını kontrol ediyor. Ancak bu aşırı yoğunlaşma, küresel enerji güvenliği için bir risk unsuru olarak görülüyor; zira dünyadaki her 10 güneş panelinden 9’u Çin teknolojisiyle üretilmeye devam ediyor.

G7 ÜLKELERİNDEKİ YATIRIM BOŞLUĞU

Dünyanın en zengin ekonomilerini barındıran G7 ülkeleri, küresel servetin yarısından fazlasını kontrol etmelerine rağmen, beklenen yeni rüzgar ve güneş kapasitesinin sadece yüzde 11’ine ev sahipliği yapıyor. “Global Energy Monitor (GEM) 2025 Outlook” raporunda bu durum “G7 Boşluğu” olarak tanımlanıyor. Gelişmiş ekonomilerde projelerin önündeki en büyük engel teknoloji veya finansman yetersizliği değil, hantal izin süreçleri ve “arka bahçemde istemem” (NIMBY) sendromu. Bir otoban, havalimanı, enerji santrali gibi büyük projeler, bölgede yaşayan halkın izni olmadan yapılamıyor. Bir rüzgar santralinin planlama aşamasından devreye alınmasına kadar geçen sürenin Avrupa’da ortalama 7-9 yıl, ABD’de ise 5-6 yıl olması, 2030 hedeflerini ciddi şekilde tehlikeye atıyor.

Buna ek olarak, G7 ülkelerindeki mevcut şebeke altyapısının yaşlanmış olması, binlerce GW’lık projenin “bağlantı kuyruklarında” beklemesine neden oluyor. Sadece ABD ve Birleşik Krallık’ta toplamda 1 TW’ın üzerinde yenilenebilir enerji projesi, şebekeye bağlanabilmek için onay bekliyor.

Avrupa’nın enerji dönüşümündeki kalesi olan ve belki de Rusya-Ukrayna savaşından en çok etkilenen ülke olan Almanya, 2026 itibarıyla yaklaşık 165 GW’lık yenilenebilir kapasiteye ulaştı.

Bu kapasitenin yüzde 55 gibi büyük bir kısmı güneş enerjisinden geliyor. Balkon santralleri ve çatı tipi kurulumlarla halkın enerji üretimini demokratikleştiren Almanya, rüzgarda ise yüzde 42’lik bir paya sahip. Rusya ile yaşanan enerji krizinden sonra rotasını tamamen yerli kaynaklara kıran Berlin yönetimi, 2030’a kadar elektriğinin yüzde 80’ini yenilenebilir kaynaklardan sağlama hedefine doğru, izin süreçlerini hızlandırarak ilerliyor. Almanya’nın asıl odak noktası ise yeşil hidrojen altyapısını kurarak ağır sanayisini karbonsuzlaştırmak.

Geleneksel olarak nükleer enerjiye dayalı bir sisteme sahip olan Fransa, 2026 yılında yenilenebilir enerjideki vitesini ciddi oranda artırdı. Toplam 75 GW’lık yenilenebilir kapasitesinin yüzde 35’ini hidroelektrik (26 GW), yüzde 31’ini rüzgar (23 GW) ve yüzde 28’ini güneş (21 GW) oluşturuyor. Fransa’nın stratejisi, nükleeri bir baz yük olarak tutup, değişken yenilenebilir kaynakları bu sisteme entegre etmek üzerine kurulu. Özellikle yüzer güneş santralleri ve tarım alanlarıyla uyumlu “agro-PV” projelerinde Fransa, Avrupa genelinde öncü bir rol üstleniyor.

Ada ülkesi olmanın avantajını kullanan İngiltere ise, rüzgar enerjisi alanında dünyanın en gelişmiş pazarlarından biri konumunda. Yaklaşık 60 GW’lık yenilenebilir kapasitesinin yüzde 53’ünden fazlasını rüzgar (özellikle devasa offshore santralleri) oluşturuyor. Güneş enerjisinin payı yüzde 27 (16 GW) seviyesinde kalırken, hidroelektrik ve biyokütle sistemin geri kalanını tamamlıyor. İngiltere’nin 2026 ajandasında Kuzey Denizi’ni Avrupa’nın yeşil bataryası haline getirmek ve offshore rüzgar ihale modellerini finansal risklere karşı daha dayanıklı hale getirmek baş sıralarda yer alıyor.

ABD’DE POLİTİKA BELİRSİZLİĞİ

Amerika Birleşik Devletleri cephesinde 2026 yılı, devasa bir yatırım potansiyeli ile derin bir politik belirsizliğin gölgesinde geçiyor. Trump’ın yenilenebilir enerji karşıtlığı ve kömür, gaz, petrol gibi hidrokarbonlara olan aşkı biliniyor. Daha öncesinde de güneş ve rüzgar enerjisi yatırımlarını reddedeceğini söyleyen Trump, kömür için “Temiz, güzel kömürümüz” tabirini kullanmıştı. Ama buna rağmen ABD’de yatırımlar biraz sekteye uğrasa da devam ediyor.

ABD’nin toplam yenilenebilir kapasitesi 428 GW sınırına ulaşmış durumda. Bu kapasitenin yaklaşık yüzde 40’ı güneş (170 GW), yüzde 35’i rüzgar (150 GW) ve yüzde 23 hidroelektrik (100 GW) kaynaklardan sağlanıyor. Enflasyon Düşürme Yasası (IRA) ile başlayan yerli üretim hamlesi, ABD’yi dünyanın en büyük ikinci büyüme pazarlarından biri haline getirse de federal politikalardaki ani değişimler sektörü zorluyor. 2025 yılı sonunda federal sulardaki offshore rüzgar projelerinin askıya alınması ve federal arazilerdeki izinlerin yavaşlatılması, offshore rüzgar enerjisi tahminlerinin ciddi oranda aşağı yönlü revize edilmesine neden oldu.

Buna karşın ABD pazarı, teknoloji devlerinin veri merkezlerini yeşil enerjiyle besleme taahhütleri sayesinde dinamizmini koruyor. Google, Amazon ve Microsoft gibi devlerin temiz enerji talebi, özellikle güneş ve depolama projelerine olan ilgiyi canlı tutuyor. 2026 vizyonunda ABD için asıl teknik sınav, yaşlanmış ve hantal şebeke altyapısının modernize edilmesi olacak; zira şu an yaklaşık 1 TW’lık yenilenebilir enerji projesi şebekeye bağlanabilmek için onay kuyruğunda bekliyor. Finansal açıdan bakıldığında ABD, vergi kredileri ve yeşil tahvillerle sektöre milyarlarca dolar çekmeyi sürdürüyor ancak Çin menşeli ürünlere getirilen gümrük vergileri ve yerli üretim zorunlulukları, kurulum maliyetlerinin küresel ortalamanın üzerinde kalmasına neden oluyor.

GELİŞMEKTE OLAN EKONOMİLER

Merkez ağırlığının gelişmiş ekonomilerden gelişmekte olan piyasalara kayması, 2026 enerji haritasının en çarpıcı gelişmelerinden biri. Hindistan, 2030 yılındaki 500 GW temiz enerji hedefi doğrultusunda 2025 yılında 25 GW’ın üzerinde yeni kurulum gerçekleştirerek Asya’nın ikinci büyük gücü olma konumunu perçinledi. Hindistan’ın başarısı, sadece kapasite artırımıyla değil, aynı zamanda yerli üretim zorunluluklarıyla kendi güneş paneli üretim ekosistemini kurmaya başlamasıyla da ilgili.

Gelişmekte olan ekonomiler arasında Hindistan, 2026 yılına enerji tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir hızla girdi. Ocak 2026 itibarıyla Hindistan’ın toplam kurulu gücü 520 GW’a ulaşarak son bir yılda yüzde 11’in üzerinde bir büyüme sergiledi. Bu devasa kapasitenin içindeki denge ise şöyle: Fosil yakıtlara dayalı kapasite yüzde 47,75 (248 GW) seviyesinde kalırken, nükleer enerjinin yüzde 1,69 (8.5 GW) payına karşılık yenilenebilir enerji kaynakları 263 GW ile sistemin yüzde 50,5’ini oluşturarak ana omurga haline geldi. Nükleer enerji de dahil edildiğinde, fosil olmayan kaynakların toplam payı yüzde 52,25’e ulaşmış durumda.

Sadece 12 ay içinde toplam 48 GW’lık yenilenebilir kapasiteyi devreye alan ülke, bu artışın yüzde 78,34’ünü (38 GW) güneş enerjisinden sağladı. Rüzgar enerjisi ise yüzde 13,1 (6 GW) ile büyümeye katkı sundu. Bu yatırımlar sonucunda Hindistan, kronikleşmiş enerji arz sorunlarını da geride bıraktı. 2023 yılında yüzde 0,5 olan enerji arz-talep boşluğu bugün tamamen ortadan kalkarken, karşılanamayan pik talep oranı da yüzde 4’ten sıfır noktasına çekildi.

Brezilya ise yenilenebilir enerjide 213,9 GW kapasiteye ulaştı. Sistemin omurgasını hala yüzde 51’lik payla hidroelektrik (110 GW) oluştursa da rüzgar (30 GW) ve özellikle güneş (40 GW) enerjisindeki yıllık büyüme oranları hidroelektriği yakalamış durumda. Brezilya, yenilenebilir kaynaklar sayesinde fosil yakıt ithalat bağımlılığını yüzde 5 seviyesine indirerek dünyadaki en dirençli ekonomilerden biri haline geldi. Ayrıca, biyoyakıt sektöründeki 1,38 milyonluk istihdam gücüyle tarımsal enerjide dünya liderliğini koruyor.

TÜRKİYE’NİN BÖLGESEL ENERJİ GÜCÜ VE STRATEJİSİ

Türkiye, enerji dönüşümünde sadece bölgesel bir aktör değil, verimliliğiyle, stratejisiyle ve coğrafyasının elverişliliğiyle küresel ölçekte gücünü kanıtlamış bir ülke. En güncel veriler ışığında Türkiye’nin yenilenebilir enerji kurulu gücü 75 GW barajını aşarak tarihi bir rekor kırdı. Yenilenebilir enerjinin toplam kurulu güç içindeki payı yüzde 60’ın üzerine çıkarak Türkiye’yi bu alanda dünya ortalamasının çok üzerine taşıdı.

Türkiye’nin 75 bin megavatı aşan bu devasa gücünün yaklaşık 32 bin 400 megavatı hidroelektrik santrallerinden gelirken, güneş enerjisi 22 bin 600 megavatı aşan kurulu gücüyle en hızlı büyüyen segment olarak öne çıkıyor. Rüzgar enerjisi 12 bin 400 megavatı geride bırakarak sistemin üçüncü büyük sütunu olurken, biyokütle 2 bin 500 megavat ve jeotermal enerji yaklaşık bin 700 megavat ile baz yük temiz enerji ihtiyacına kritik katkı sunuyor. Bu rakamlar, Türkiye’nin son yıllarda özellikle güneş enerjisinde gerçekleştirdiği yıllık bazda yüzde 70’i aşan büyüme ivmesinin bir sonucu. Sektördeki bu büyüme, Türkiye’nin dışa bağımlılığını azaltma noktasında en güçlü kalkanı haline gelmiş durumda.