Türkiye’nin yeni sınavı: SKDM

Avrupa Birliği’nin iklim hedefleri, artık sadece çevre politikalarını değil, küresel ticaretin kurallarını da yeniden şekillendiriyor. Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM), Türkiye dahil birçok ülke için hem zorluk hem de dönüşüm fırsatı anlamına geliyor. Konuyla ilgili SHURA Enerji Analisti Yael Taranto ve SKD Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Ediz Günsel gazetemize özel açıklamalarda bulundu.

Türkiye’nin yeni sınavı: SKDM
Petroturk | Enerji Haberleri
  • Yayınlanma5 Kasım 2025 11:45

Mehmet Ekici – İstanbul

Avrupa Birliği’nin yeşil dönüşüm vizyonu, uzun süredir konuşuluyor ama son yıllarda bu vizyon sadece çevresel bir hedef olmaktan çıktı ve ekonomik ve ticari sistemlerin tam merkezine yerleşti. 2050 yılına kadar karbonsuz kıta olmayı amaçlayan Avrupa, artık ticaretini de karbon ayak izine göre şekillendiriyor. Bu dönüşümün somut adımı ise Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM).

Peki, SKDM nedir? Kısaca, Avrupa Birliği’ne ihraç edilen ürünlerin üretiminde ortaya çıkan karbon emisyonlarının da ticari bir unsur haline gelmesidir. Yani artık bir ürünün sadece fiyatı ya da kalitesi değil, üretim sürecindeki karbon miktarı da “rekabet unsuru” sayılıyor. AB, bu mekanizma ile “karbon kaçağını” önlemeyi, yani yüksek emisyonlu üretimin Avrupa dışına taşınmasını engellemeyi hedefliyor. Bununla birlikte, Avrupa sanayisinin iklim dostu dönüşümde geri kalmaması da amaçlanıyor.

Avrupa uzun yıllardır kendi sanayisine yüksek oranlarda karbon vergisi uyguluyor. Bu da elbette yerli Avrupa sanayisinin hem geri kalmasına hem de diğer ülkelere kaçmasına yol açıyor. Bu konuda yeşil dönüşümden taviz vermek istemeyen Avrupa, ithalat yaptığı ülkelere de bir nevi karbon vergisi uyguluyor, temel mesele bu.

KÜRESEL TİCARETİN DOĞASI DEĞİŞİYOR

Ancak bu düzenleme yalnızca Avrupa’nın yeşil hedeflerini güvenceye alan bir araç değil aynı zamanda küresel ticaretin doğasını değiştiren yapısal bir dönüşüm. Türkiye gibi ihracatının yarısından fazlasını AB ülkelerine yapan bir ekonomi için SKDM, hem bir çevre politikası hem de bir rekabet stratejisi anlamına geliyor. Özellikle demir-çelik, alüminyum, çimento, gübre ve elektrik gibi enerji yoğun sektörlerde faaliyet gösteren firmalar, artık sadece üretim maliyetlerini değil, karbon maliyetlerini de hesaplamak zorunda kalacak.

SKDM kapsamında firmaların karbon salımını raporlaması, izleme sistemleri kurması ve şeffaf veri yönetimi oluşturması gerekiyor. Bu da hem teknolojik hem de yönetsel bir dönüşüm talep ediyor. Enerji kaynaklarının yenilenebilir hale getirilmesi, süreçlerin dijitalleşmesi, tedarik zincirlerinin sürdürülebilir kurgulanması artık sadece çevresel bir gereklilik değil, ticari bir zorunluluk haline geldi.

Bu durum özellikle KOBİ’ler için zorlu bir süreç. Çünkü karbon ayak izini ölçmek, raporlamak ve düşürmek bilgi, yatırım ve zaman gerektiriyor. Ancak uzmanlar, SKDM’yi bir yük olarak değil, uzun vadeli bir fırsat penceresi olarak değerlendirmeyi öneriyor. Karbon verimliliğini artırmak sadece Avrupa’ya uyum sağlamakla kalmıyor aynı zamanda enerji maliyetlerinin düşmesine, üretim verimliliğinin artmasına ve markaların uluslararası pazarda daha güçlü konumlanmasına da katkı sunuyor.

İŞ YAPMA BİÇİMİMİZ VE ÜRETİM ALGIMIZ YENİDEN TANIMLANIYOR

Türkiye’de kamu otoriteleri, sektörel dernekler ve özel sektör temsilcileri bu yeni döneme uyum için yoğun bir hazırlık içinde. Sanayide karbon azaltım stratejileri, dijital raporlama sistemleri, gönüllü karbon piyasaları ve yeşil finansman araçları giderek daha çok konuşuluyor. Ancak bu dönüşümün sadece teknik değil, aynı zamanda kültürel bir değişimi de beraberinde getirdiği açık.

Çünkü SKDM, bir yönetmelikten öte bir zihniyet dönüşümü çağrısıdır. İş yapma biçimimizi, üretim anlayışımızı ve sürdürülebilirlik algımızı yeniden tanımlıyor. Türkiye’nin bu dönüşüm sürecini nasıl yöneteceği, sadece ihracat performansını değil, gelecekteki ekonomik rekabet gücünü de belirleyecek.

İşte bu yüzden, SKDM’yi yalnızca bir düzenleme değil, geleceğin sanayisini şekillendirecek bir dönüm noktası olarak görmek gerekiyor. Bu yeni dönemi anlamak ve Türkiye’nin yol haritasını konuşmak için, enerji ve sürdürülebilirlik alanındaki uzmanların görüşleri her zamankinden daha değerli.


SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi Kıdemli Enerji Analisti Yael Taranto

“SKDM ÜRÜNLERİNİN İHRACATI ÖNEMLİ SAYILABİLECEK SEVİYEDE”

· SKDM Türkiye ekonomisinde ve ihracatında nasıl bir maliyete yol açacak? Sektörler arası ilişkileri de dikkate aldığımızda üretim ve ihracatta nasıl bir strateji ihtiyacı ortaya çıkıyor?

SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi olarak bu yıl şubat ayında bu konuda “SKDM ve Türkiye: Sekörel Etkileşimler, Fayda ve Maliyetler” başlıklı bir çalışma yayımladık. Çalışmamızda şu yaklaşımı benimsedik: SKDM kapsamında yer alan ürünlerin ihracatındaki maliyet ve faydaları ortaya koyarak SKDM’den gelecek emisyon maliyetlerini bu çerçevede karşılaştırmalı olarak ele aldık. Böylece SKDM maliyetlerini bütünlüklü bir çerçevede bağlantılı sektörlerdeki fayda ve maliyetleri dikkate alarak değerlendirip sanayi ve ticaret politikalarına girdi sağlamayı amaçladık. Yaptığımız analizde 2026-2050 dönemini kümülatif olarak inceledik ve farklı karbon fiyatı varsayımları altında SKDM kaynaklı emisyon maliyetlerinin yanı sıra dış ticaret dengesi, ileri ve geri bağlantılı sektörlerdeki etkiler ve taşımadan kaynaklanan maliyetleri hesapladık, söz konusu fayda ve maliyetleri ihracattan elde edilen katma değerle kıyasladık.

Mevcut durumda SKDM yalnız AB tarafından uygulanıyor ve sanayi ürünlerinden demir-çelik, alüminyum, çimento ve gübreyi kapsıyor. Sanayi dışında ise elektrik ve hidrojen de ilk aşamada dahil edilmiş. AB dışında kısa sürede İngiltere de benzer bir uygulamayı devreye alacak. Mevcut durumda Türkiye’nin SKDM ürünlerinde AB’ye ihracatı Türkiye’nin toplam ihracatından ortalama olarak yüzde 6-7 civarında pay alıyor. AB’ye yapılan ihracattaki pay da benzer bir seviyede. Yani, SKDM ürünlerinin ihracatı önemli sayılabilecek seviyede, ancak Türkiye’nin büyüklüğü ve ihracat çeşitliliği dikkate alındığında büyük bir risk oluşturacak seviyede değil. GSYH üzerindeki etkisi de yalnız bu ürünleri ve yalnız AB’ye olan ihracatı dikkate aldığımızda 100 euro/ton civarında bir karbon fiyatıyla ihmal edilebilir seviyede. Ancak, ulaştırmadan kaynaklanan maliyetleri ve bağlantılı sektörlerdeki etkileri de dahil ederek tüm dünyaya yapılan ihracatı simüle ettiğimizde GSYH’nin yüzde 0,2’si büyüklüğünde bir negatif etki ortaya çıkıyor. Diğer taraftan hem ürün kapsamının 2030 sonrasında AB’de tüm ETS ürünlerini kapsayacak şekilde genişleyecek olması, hem de uygulamanın diğer ülkelere de yayılması ihtimali, sanayi ve dış ticaret stratejilerini gözden geçirme ihtiyacını ortaya çıkarıyor.

SKDM kapsamındaki ürünlerin ihracatımızdaki konumu değerlendirildiğinde, demir çelik ve alüminyumun ağırlıklı olduğu, çimento ve gübre ihracatının çok düşük seviyede olduğu görülüyor. Türkiye düzenli olarak SKDM ürünlerinde AB’nin ilk üç tedarikçisi arasında yer alıyor ve özellikle metal ürünlerinde Çin ve Hindistan’la yarışıyor. Zaman içinde dalgalanmalar olmakla birlikte genellikle alüminyum ihracatının yarısı, demir-çelik ihracatının üçte biri AB pazarına sunuluyor; çeşitli dönemlerde bu yılın ilk dokuz ayında olduğu gibi demir çelik ihracatında AB’nin payı yüzde 45’lere ulaşabiliyor.

Bu resim çerçevesinde yukarıda yer alan analizleri yaptığımızda çarpıcı bir sonuçla karşılaştık: Eğer SKDM ürünlerinin ihracatı bugünkü büyüme oranlarına yakın seviyelerde ve bugünküne benzer bir ürün bileşimiyle devam ederse, tüm dünyaya yaptığımız ihracatta karbon fiyatı uygulanmadan da ihracatın toplam maliyetinin toplam faydasını aştığını görüyoruz. AB’ye yapılan ihracatta taşıma maliyetleri ve alüminyum gibi bazı ürünlerde dış ticaret fazlası nedeniyle durum biraz daha iyi, ancak orada da 70 euro/ton civarında bir sınırda karbon fiyatıyla maliyetler faydaları aşıyor. Diğer maliyetleri dikkate almadan, yalnız emisyon maliyetini ihracattan elde edilen katma değerle kıyasladığımızda ise mevcut durumun devamı halinde 70 euro/ton karbon fiyatıyla emisyon maliyeti katma değerin neredeyse üçte ikisine ulaşıyor.

Analizler sonucunda şunu gördük: SKDM ürünlerinin katma değeri karbon yoğunluğuna ve taşıma giderlerine kıyasla çok düşük. Bu durum sektörlerin karbon yoğun yapısının yanı sıra ithal girdilere bağımlı olmasından, sektörlerde katma değeri düşük ürünlerde kapasite fazlası bulunurken, daha yüksek katma değerli ve iç pazarda ihtiyaç duyulan ürünlerde kapasite yetersizliğinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla, kapasite fazlasını eritmek için düşük katma değerli-yüksek maliyetli ihracata yönelirken, yurtiçindeki daha düşük karbonlu ve daha yüksek katma değerli makine, elektrikli teçhizat, otomotiv gibi sektörlerin talebini karşılamakta nitelik ve nicelik açısından yetersizlik ortaya çıkıyor.

Bu kapsamda 2024-2050 dönemi için ana ekseni yeşil dönüşümü kolaylaştıracak ve birim katma değeri artıracak üretim kompozisyonu olan bir sanayi dönüşümü senaryosu da çalışıldı ve bu senaryonun SKDM kapsamında emisyon maliyetlerinden kaynaklanacak olumsuz etkileri büyük ölçüde hafifletebileceği saptandı. Olağan durum senaryosunda 100 euro/ton karbon fiyatı olduğunda emisyon maliyeti ihracattan elde edilen toplam katma değeri aşıyor. Buna ulaştırma ile dış ticaret açığından kaynaklanan maliyetler de eklendiğinde toplam maliyetlerin ihracattan elde edilen faydadan daha yüksek olduğu görülüyor. Dönüşüm senaryosunda ise SKDM ürünlerinde ihracatın azalacağı varsayılıyor, dolayısıyla ihracattan elde edeceğimiz gelir düşüyor. Ancak, SKDM ürünlerinde farklı bir ürün bileşimiyle yurtiçi pazara yönelerek ve otomotiv, makine elektrikli teçhizat, enerji ekipmanları gibi sektörlere girdi sağlayarak toplam katma değer artıyor. Bu artış ile azalan karbon ve ulaştırma maliyetleri sayesinde net fayda elde edilebiliyor.

“YAPISAL DÖNÜŞÜMÜN OLUMSUZ ETKİLERİNE KARŞI POLİTİKALAR GELİŞTİRİLMELİ”

· Bu durumda Türkiye öncelikli olarak hangi adımları atmalı?

İklim Kanunu ile birlikte kurulmakta olan Ulusal Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), yani yurtiçinde karbon fiyatlamasının başlaması önemli adımlardan biri çünkü ulusal ETS kapsamında ödenecek karbon bedelleri SKDM kapsamında ödenecek tutarlardan düşülebilecek. Dolayısıyla, ETS hem karbosuzlaşmanın teşviki açısından, hem de SKDM kapsamındaki karbon bedellerinin bir kısmının yurtdışına aktarılmak yerine yurtiçinde dönüşümün fonlanmasında değerlendirilebilmesi açısından önem taşıyor. Ancak, önemli bir adım olmakla birlikte elbette ETS tek başına yeterli değil. Zaman içinde ETS’nin üreticilere ve kimi durumda nihai tüketicilere getireceği maliyetlerin biriken fonlardan elde edilecek faydalarla dengelenmesi ve uluslararası rekabetin dikkate alınması önemli olacak.

Rekabetçilik açısından değerlendirdiğimizde, düşük katma değerle birlikte Yeşil Mutabakat, SKDM gibi uluslararası uygulamaları da dikkate alarak öncelikle karbon yoğun alanlardaki üretim ve ihracat ağırlığının azaltılması önem taşıyor. Türkiye’nin mevcut sektörel düşük karbonlu yol haritaları çerçevesindeki eylem ve yatırımlar, kaynak kısıtları ve toplam fayda dikkate alınarak değerlendirilmeli. SKDM sektörleri gibi karbonsuzlaşması güç sektörlerde mevcut büyüme trendlerinin ve ürün kompozisyonun korunması yerine karbon yoğunluğunu azaltan katma değerli ürünlere öncelik verilmesi, yüksek maliyetli karbonsuzlaşma yatırımlarına ihtiyacı azaltabilir. Bununla birlikte, SKDM sektörleri için politikalar tasarlanırken, bu sektörlerin stratejik boyutu ve ülke ekonomisine katkıları göz ardı edilmemeli, yapısal dönüşümün olumsuz etkilerine karşı politikalar geliştirilmeli.

Orta vadede sanayide enerji verimliliği ve karbon yoğun alanlarda düşük karbonlu üretim proseslerine geçiş, rekabet gücünde belirleyici olacak. Yapısal dönüşüm yalnızca üretim süreçlerinde değil, yeşil dönüşüm ve enerji dönüşümü perspektifleriyle ele alınmalı. Bu bağlamda Türkiye’nin kalkınma öncelikleriyle uyumlu, sektörlerin içi dinamiklerini dikkate alan ve çoklu alternatif senaryoları içeren, döngüsel ekonomi yaklaşımlarını da entegre eden bir karbonsuzlaşma yol haritasına ihtiyaç var.

Özellikle 2035-2040 vadesine yönelik stratejilerin bugünden geliştirilmesi kritik önem taşıyor. Türkiye’nin rekabet gücünü koruyabilmesi için dönüşümle birlikte gelişen yeni uluslararası ortama erken uyum sağlaması gerekiyor. Bu süreçte sanayi dönüşümünü desteklemek için uluslararası iş birliği ve finansman fırsatlarının değerlendirilmesi kilit rol oynayacak. Maliyetlerin adil paylaşımı açısından, iklim diplomasisi ve SKDM’den etkilenen diğer ihracatçı ülkelerle iş birliği olanaklarının araştırılması önem kazanacak.


İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği (SKD) Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Ediz Günsel

“SKD VİZYONUMUZ NET SIFIR HEDEFİYLE TAMAMEN UYUMLU İLERLİYOR”

· SKD Türkiye’nin “Net Sıfır” taahhüdü çerçevesinde, SKDM süreciyle nasıl bir paralellik kuruluyor?

SKD Türkiye olarak net sıfır emisyona ulaşma vizyonumuz, Türkiye’nin 2053 Net Sıfır hedefiyle tamamen uyumlu ilerliyor. Amacımız, Türkiye iş dünyasının sürdürülebilir kalkınma yolculuğuna rehberlik ederek, herkes için gezegenle uyumlu bir yaşamın mümkün olduğu bir sistemi birlikte inşa etmek.

Sayısı 185’e ulaşan üyelerimiz, yeşil dönüşümün öncüsü olarak; iklim krizi, kaynak kullanımı ve toplumsal eşitsizliklerle mücadelede aktif rol üstleniyor. Bu süreçte Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM), düşük karbonlu üretime geçişin yönünü belirleyen en önemli düzenleyici araçlardan biri. Biz SKDM’yi yalnızca bir uyum zorunluluğu değil, Türkiye için yeşil dönüşümde öncü olma fırsatı olarak görüyoruz.

Karbon şeffaflığı ve sürdürülebilir üretim, Avrupa Birliği pazarında rekabet gücünü korumanın ön koşulu haline geldi. Biz de bu geçişi proaktif şekilde destekliyoruz. İklim Kanunu, Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), yeşil taksonomi ve fiziksel iklim risklerinin finansallaştırılması gibi başlıklarda düzenlediğimiz webinarlar aracılığıyla, üyelerimizin hem teknik hem de stratejik hazırlıklarını güçlendiriyoruz.

Şirketlerin şeffaf raporlama kültürünü geliştirmek amacıyla yürüttüğümüz Reporting Matters projesiyle, 2017’den bu yana üyelerimizin sürdürülebilirlik ve entegre raporlamalarını uluslararası en iyi uygulamalarla kıyaslıyor, gelişim alanlarını ortaya koyuyoruz. Bu sayede yalnızca raporlama kalitesini değil, kurumsal yönetim anlayışının derinliğini de artırıyoruz. Ayrıca çatı örgütümüz Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi (WBCSD) üzerinden küresel bilgi paylaşımı sağlayarak, Türkiye iş dünyasının dönüşümünü hızlandıran araç ve rehberleri ülkemize kazandırıyoruz.

“DOĞRU VERİYE SAHİP OLMAK, TEKNOLOJİK DÖNÜŞÜMÜ İZLEMENİN VE FİNANSMANI ETKİN YÖNLENDİRMENİN ÖN KOŞULU”

· Firmalar için SKDM’ye hazırlıkta en kritik adım sizce teknik kapasite mi, finansman mı, veri yönetimi mi?

Aslında bu üç unsuru birbirinden ayırmak doğru olmaz; veri yönetimi, teknik kapasite ve finansman yeşil dönüşümün sacayaklarını oluşturuyor. SKDM süreci, firmaların karbon ayak izini ölçme, doğrulama ve raporlama kapasitesini geliştirmesini zorunlu kılıyor. Çünkü bir şeyi ölçmeden yönetmek mümkün değil.

Doğru veriye sahip olmak, teknolojik dönüşümü izlemenin ve finansmanı etkin yönlendirmenin ön koşulu. Teknik kapasite, özellikle tedarik zincirlerinde düşük karbonlu üretime geçişi desteklerken; finansman bu dönüşümü mümkün kılan itici güç. Yani doğru veriye dayalı bir altyapı kurarsanız, diğer iki alanı da etkili biçimde yönetebilirsiniz.

SKDM’ye hazırlıkta firmalara avantaj kazandıran bir diğer unsur, sürdürülebilir finansman ve şeffaf raporlama becerisi. Biz bu konuda iki önemli inisiyatif yürütüyoruz: TSRS Raporlama Rehberi, Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları (TSRS) çerçevesinde şirketlere somut bir yol haritası sunuyor. Sürdürülebilir Finans Forumu ise 2013’ten bu yana, yeşil tahvillerden sosyal etki yatırımlarına kadar sürdürülebilir finans araçlarını iş dünyasının gündemine taşıyor.

Ayrıca, firmaların dönüşüm kapasitesini artırmak için bir ekosistem yaklaşımı benimsiyoruz. Sector Connect Programı ile büyük şirketleri sürdürülebilirlik odaklı inovasyon geliştiren girişimlerle buluşturuyor, böylece yeşil tedarik zincirlerini destekliyoruz. SustainHUB Academy ile ise sürdürülebilirlik alanında uzmanlık kazanmak isteyen profesyonellere kapsamlı bir eğitim platformu sunuyor, geleceğin sürdürülebilirlik liderlerini yetiştiriyoruz.

Bunlara ek olarak, DEEP Projesi, Döngüsel Ekonomi Haftası, Tekstil Yuvarlak Masa Toplantısı ve Sanayide Yeşil Dönüşüm Buluşmaları gibi çalışmalarla, farklı sektörlerdeki üyelerimizin döngüsel ekonomi ve kaynak verimliliği yönünde somut adımlar atmasını sağlıyoruz. Bizim için önemli olan, bu dönüşümün yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal boyutlarıyla da bütünleşik şekilde ilerlemesi.

“2026’YA KADAR ATILACAK ADIMLAR, ŞİRKETLER İÇİN SİSTEM KURMA VE ÖĞRENME DÖNEMİ OLACAK”

· İş dünyasının, SKDM’nin tam uygulamaya geçeceği 2026 yılına kadar yetişmesi mümkün mü?

Biz SKD Türkiye olarak bu süreci bir “yetişme yarışı” olarak değil, “uzun vadeli bir dönüşüm yolculuğu” olarak görüyoruz. 2026’ya kadar atılacak adımlar, şirketler için sistem kurma ve öğrenme dönemi olacak. Bu dönemde veri yönetimini oturtan, raporlama kültürünü yerleştiren ve teknik kapasitesini geliştiren şirketler, SKDM tam yürürlüğe girdiğinde sadece uyumlu değil, aynı zamanda rekabet gücü yüksek bir konumda olacaklar.

Bugün özellikle enerji, çimento, otomotiv ve tekstil gibi SKDM kapsamında olan ve bu kapsama henüz girmemiş de olsa ihrcatımızın yüksek olduğu sektörlerde ciddi bir hazırlık süreci gözlemliyoruz. Birçok üyemiz karbon ayak izi hesaplama ve veri yönetimi altyapılarını güçlendiriyor. Ancak özellikle KOBİ’ler açısından karbon veri toplama, doğrulama ve raporlama süreçleri hâlâ gelişme aşamasında. Bu noktada kamu politikalarının, finansman araçlarının ve bilgi paylaşım mekanizmalarının hızla devreye girmesi kritik.

Bu dönüşümün başarısı, özel sektörün kendi içinde attığı adımlar kadar, kamu, finans sektörü ve akademiyle kurulan iş birliklerinin derinliğiyle de ölçülecek. Türkiye’nin 2026’ya giderken ihtiyacı olan şey, yalnızca mevzuat uyumu değil; veri altyapısı güçlü, finansmana erişimi kolaylaştırılmış ve inovasyon kapasitesi gelişmiş bir ekosistem kurmak. Bunun için kamu teşviklerinin yeşil dönüşüm yatırımlarına yönelmesi, bankacılık sisteminin karbon verisini kredi değerlendirmesine entegre etmesi ve akademinin sektörel analizlerde özel sektöre yol göstermesi gerekiyor.

Biz SKD Türkiye olarak bu farkındalığı bilgiye, iş birliğine ve ölçülebilir aksiyonlara dönüştürmek için bir köprü işlevi üstleniyoruz. Üyelerimizle birlikte politika gelişiminden uygulamaya dönük rehberlere kadar birçok çalışma yürütüyor; kamu, özel sektör, akademi ve sivil toplumu aynı masa etrafında buluşturuyoruz.

Aynı zamanda uluslararası iş birlikleriyle Türkiye’de geliştirilen iyi uygulamaları küresel ağlara taşıyor, diğer ülkelerdeki örneklerden öğrenerek süreci hızlandırıyoruz.

Ben inanıyorum ki Türkiye, SKDM sürecini yalnızca bir uyum meselesi değil, rekabet avantajına dönüştürme fırsatı olarak değerlendirebilir. Bu dönüşüm, bizi sadece daha düşük karbonlu değil, aynı zamanda daha yenilikçi, daha dirençli ve geleceğin ekonomisine entegre olmuş bir ülke haline getirecek. Bugün attığımız her adım, hem bugünün rekabetini korumak hem de yarının yeşil ekonomisinde söz sahibi olmak için kritik öneme sahip.