
Modern savaşlar artık yalnızca cephelerde değil, küresel ekonominin kırılgan enerji arterleri üzerinde yürütülüyor—ve Hürmüz Boğazı bu yeni jeoekonomik savaşın en kritik düğüm noktası haline gelmiş durumda. İran askeri üstünlük kuramayacağını bildiği için çatışmayı enerji akışlarını hedef alan bir maliyet üretme savaşına dönüştürüyor.
Hürmüz Boğazı’nda yaşanan kriz, çağdaş savaşların yalnızca askeri cephelerde değil, küresel ekonominin kırılgan altyapıları üzerinden de yürütüldüğünü gösteren çarpıcı bir örnektir. Küresel enerji ticaretinin dar deniz geçitlerine olan yapısal bağımlılığı, askeri kapasitesi görece sınırlı aktörlere dahi küresel ölçekte stratejik etki üretme imkânı vermektedir. Bu bağlamda İran’ın izlediği çizgi, doğrudan askeri üstünlük arayışından ziyade enerji akışlarını ve deniz ticaretini hedef alan jeoekonomik bir maliyet üretme stratejisi olarak okunabilir.
Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemi, buradan geçen enerji akışlarının ölçeğinde somutlaşmaktadır. ABD Enerji Enformasyon İdaresi’nin 2025 tarihli değerlendirmesine göre boğazdan günlük yaklaşık 20 milyon varil petrol ve petrol ürünü geçmekte; bu akış, küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birine ve dünya deniz yoluyla taşınan petrol ticaretinin dörtte birinden fazlasına karşılık gelmektedir. Ayrıca küresel LNG ticaretinin yaklaşık %20’si de Hürmüz’den geçmektedir. Daha önemlisi, boğazdan geçen petrol ve kondensatın %84’ü, LNG’nin ise %83’ü Asya pazarlarına yönelmektedir (EIA, 2025). Dolayısıyla Hürmüz’de yaşanacak ciddi bir aksama, yalnızca küresel enerji güvenliğini değil, özellikle Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi büyük ithalatçıların enerji güvenliğini tehdit edebilecek niteliktedir.
Bu çerçevede ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarının etkisi, yalnızca bölgesel güç dengeleriyle sınırlı kalmamış; enerji arzı, deniz ticareti ve risk fiyatlaması üzerinden küresel ekonomi üzerinde de hissedilmiştir. Operasyonların açık hedefleri arasında İran’ın nükleer ve balistik kapasitesini zayıflatmak yer alırken, daha dolaylı bir beklenti olarak İran iç siyasetinde çözülme ya da rejim içi kırılma ihtimali de öne çıkmıştır. Ancak zorlayıcı hava gücüne dayanan kampanyaların tek başına kalıcı siyasi sonuç üretme kapasitesi literatürde tartışmalıdır; üstelik bu tür saldırılar kimi zaman hedef ülkede siyasal çözülme yerine “bayrak etrafında kenetlenme” (rally-around-the-flag) etkisini güçlendirebilir.
İran içinde beklenen ölçekte bir siyasal kırılmanın ortaya çıkmaması halinde, çatışmanın stratejik mantığı da değişmektedir. Bu durumda Tahran açısından rasyonel seçenek, savaşı doğrudan konvansiyonel askeri dengede sürdürmek yerine, rakiplerinin daha hassas olduğu alanlara kaydırmaktır. Hürmüz tam da bu nedenle kritik bir düğüm noktasıdır. Burada izlenen strateji, askeri açıdan daha güçlü rakiple simetrik bir hesaplaşmaya girmek yerine, enerji piyasalarını, sigorta maliyetlerini, sevkiyat akışlarını ve küresel risk algısını hedef alan asimetrik bir maliyet yükleme mantığına dayanmaktadır.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından İranlı yetkililerin Hürmüz Boğazı’nın kapatıldığını ve geçmeye çalışan gemilerin hedef alınabileceğini açıklaması krizi hızla enerji güvenliği eksenine taşımıştır. Bu gelişmenin ardından bölgedeki enerji altyapısında zincirleme kesintiler yaşanmış ve enerji piyasaları hızla tepki vermiştir. Artan jeopolitik riskler karşısında Brent petrolün varil fiyatı kısa süre içinde 119 dolar seviyesine kadar yükselmiş, ardından kısmen geri çekilmiştir. Ancak, fiyatların kısmen gerilemesi jeopolitik riskin ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir.
Krizin büyüklüğü uluslararası enerji güvenliği mekanizmalarını da harekete geçirmiştir. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) üyesi ülkeler, Orta Doğu’daki savaşın petrol piyasalarında yarattığı arz şokunu dengelemek amacıyla tarihin en büyük koordineli petrol stok salımlarından birini gerçekleştirerek yaklaşık 400 milyon varil petrolü piyasaya sunma kararı almıştır (IEA, 2026).
Enerji piyasalarında yaşanan bu şok yalnızca ekonomik değil aynı zamanda stratejik tartışmaları da tetiklemiştir. Washington’da krizin yönetimine ilişkin değerlendirmeler giderek artmaktadır. ABD yönetiminin operasyon planlaması sırasında İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma ya da enerji akışlarını ciddi biçimde aksatma ihtimalini yeterince hesaba katmadığı yönünde eleştiriler yapılmaktadır (CNN International, 2026).
Bu stratejik bağlamda İran’ın en etkili araçları, yüksek maliyetli konvansiyonel güç unsurlarından çok, düşük maliyetli fakat yüksek bozucu etkiye sahip asimetrik sistemlerdir. Deniz mayınları, insansız hava araçları, seyir füzeleri, kamikaze sürat tekneleri (USV) ve kıyıdan gemisavar kapasite; Hürmüz gibi dar, yoğun ve risk algısına son derece duyarlı bir geçitte çarpan etkisi yaratabilir. Böyle bir ortamda, gemilerin fiilen vurulmasından daha önemlisi, vurulma ihtimalinin ticari kararları etkilemesidir. Asimetrik harp tam da bu noktada başarı üretir: rakibini askeri olarak yenmekten ziyade, onun ekonomik ve siyasi maliyetlerini sürdürülemez hale getirmek.
Bu nedenle İran’ın stratejisi yalnızca deniz trafiğini yavaşlatma girişimi olarak değil, daha geniş bir yatay tırmanma (horizontal escalation) biçimi olarak değerlendirilebilir (Foreign Affairs, 2026). Çatışma askeri cepheden ekonomik cepheye, oradan da diplomatik ve siyasi baskı alanına taşınmaktadır. Enerji ithalatçısı ülkeler üzerindeki baskı arttıkça, savaşın maliyetleri çatışmanın doğrudan tarafları dışındaki devletler tarafından da hissedilecek; bu da uluslararası kamuoyunda savaşın sürdürülebilirliği konusunda yeni sorgulamalar doğurabilecektir. Böylece İran, doğrudan askeri zafer elde etmese bile, rakiplerinin stratejik serbestisini daraltmayı ve uluslararası destek tabanını aşındırmayı hedefleyebilir.
Bunun küresel ekonomi bakımından ikinci düzey etkileri de önemlidir. Enerji fiyatlarındaki sert artışlar, petrol ihracatçısı ülkeler için kısa vadeli gelir artışı yaratabilirken, özellikle enerji ithalatına bağımlı Asya ekonomileri açısından enflasyon, cari açık ve büyüme baskısı üretir. Dolayısıyla Hürmüz’deki kriz yalnızca bir güvenlik sorunu değil; aynı zamanda gelir, risk ve kırılganlıkların uluslararası sistem içinde yeniden dağıtıldığı jeoekonomik bir şok dalgası olarak tezahür edebilir.
Sonuç olarak Hürmüz Boğazı’nda yaşananlar, modern enerji sisteminin dar jeopolitik geçitlere bağımlılığını görünür kılan kritik bir stres testidir. İran’ın yaklaşımı, klasik anlamda askeri zafer arayışından çok, enerji akışlarını sürekli risk altında tutarak rakiplerine ve daha geniş uluslararası sisteme maliyet yükleme stratejisine dayanmaktadır. Bu yönüyle Hürmüz krizi, askeri açıdan daha zayıf aktörlerin küresel ekonominin kırılgan düğüm noktalarını hedef alarak stratejik etki üretebildiği yeni bir “stratejik dar geçit savaşı” (chokepoint warfare) örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle Hürmüz’de yaşananlar, enerji arterlerinin artık yalnızca ticaret yolları değil, güç rekabetinin ve jeoekonomik baskı stratejilerinin merkezinde yer alan yeni jeopolitik savaş alanlarına dönüştüğünü göstermektedir.
Dr. Mehmet Doğan Üçok
Sabancı Üniversitesi IICEC
Dicle Elektrik borcunu ödemeyen tarımsal sulama abonelerinin elektriğinin kesileceğini bildirdi22 Haziran 202617:52 Enerjisa Enerji, Kurumsal Enerji Buluşmaları’nın 8’incisini gerçekleştirdi22 Haziran 202617:51 Rus hükümeti akaryakıt piyasası için tedbir planı hazırlıyor22 Haziran 202616:50 Türkiye’nin elektrik kurulu gücü 125 bin 598 megavata çıktı22 Haziran 202615:44 Günlük elektrik üretim ve tüketim verileri22 Haziran 202612:29