
Nükleer Sanayi Derneği Başkanı Alikaan Çiftçi, Paris’te imzalanan küresel nükleer kapasiteyi üç katına çıkarma bildirisinin Türk sanayisi için tarihi bir fırsat penceresi açtığını vurguladı. Akkuyu ile kazanılan 11 milyar dolarlık yerlileştirme hacminin bir başlangıç olduğunu belirten Çiftçi, “Hedefimiz nükleer standartlarda ekipman ihraç eden bir bölgesel güç olmak” dedi.
Dünya, temiz enerji ve arz güvenliği için rotasını yeniden nükleere kırarken, Türkiye bu büyük yarışta oyuncu olmaya hazırlanıyor. Paris’teki zirvede 22 ülkeyle birlikte imzalanan “kapasiteyi üç katına çıkarma” taahhüdü, Türk sanayicisi için devasa bir pazarın kapılarını araladı. Akkuyu NGS ile nükleer kalite kültürüyle tanışan Türk firmaları, artık gözünü Sinop, Trakya ve yükselen SMR teknolojilerine dikmiş durumda. Nükleer Sanayi Derneği (NSD) Başkanı Alikaan Çiftçi ile Türk sanayisinin bu dev pastadan alacağı payı, yerlilik hedeflerini ve nükleer teknolojideki 10 yıllık vizyonu konuştuk.
“İMZALANAN BİLDİRİ ÇOK ÖNEMLİ BİR EŞİK”
Paris’teki zirvede, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 22 ülkeden 25 sektör derneği, 2050’ye kadar nükleer kapasiteyi üç katına çıkarma hedefini destekleyen ortak bir bildiri imzaladı. Nükleer Sanayi Derneği (NSD) olarak bu bildiriye imza atarken, Türk sanayisinin bu “3 kat büyüme” pastasından ne kadar pay alabileceğini öngörüyorsunuz?
Öncelikle, Paris’te imzalanan bu ortak bildiriyi çok önemli bir eşik olarak gördüğümüzü söylemek isterim. Bu bildiriyle nükleer enerjinin yalnızca bir seçenek değil, küresel enerji güvenliğinin ve karbon nötr hedeflerin vazgeçilmez bir bileşeni olarak yeniden konumlandığını bir kez daha teyit etmiş olduk. 2050’ye kadar küresel nükleer kapasitenin üç katına çıkarılması hedefi pek çok yeni reaktör, yüksek nitelikli ekipman üretimi ve milyarlarca dolarlık mühendislik hizmeti demek. Bu da büyük enerji yatırımlarının yanı sıra çok büyük bir sanayi dönüşümü ve tedarik zincirlerinin yeniden yapılanması anlamına geliyor.
Türkiye açısından baktığımızda, ülkemizin bu büyüme hedefinin dışında kalması gibi bir ihtimal yok. Türk sanayisi ağır imalat, çelik konstrüksiyon, makine üretimi ve mühendislik alanlarında güçlü bir altyapıya sahip. Ayrıca yüksek standartlı sektörlerde edindiğimiz kalite kültürü de, nükleer standartlara geçiş için önemli bir avantaj sağlıyor.
Buna ek olarak Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) ile başlayan süreç de, Türkiye için bir öğrenme ve yetkinlik kazanma fırsatı oldu. Proje kapsamında yüzlerce Türk mühendis ve teknik personel hem sahada hem de yurtdışındaki eğitim programlarında nükleer standartlar doğrultusunda yetiştirildi. Nükleer kalite kültürü, güvenlik yaklaşımı ve uluslararası denetim süreçleri konusunda ciddi bir deneyim kazanıldı. Bu, Türkiye’nin gelecekteki projeleri için stratejik bir birikim.
Çok sayıda Türk firması da nükleer enerji projelerinde çalışabilmek için kalite yönetim sistemlerini güçlendirdi, Bu firmalar artık başka ülkelerdeki projeler için de tedarikçi olabilecek konuma geldi.
Dolayısıyla “3 kat büyüme pastasından ne kadar pay alabiliriz?” sorusuna gelirsek, planlı ve koordineli hareket edilirse Türk sanayisinin kazandığı ve geliştirmeye devam ettiği bu tecrübeyle önümüzdeki dönemde bu iş hacminden önemli bir pay alması mümkün. Özellikle ekipman üretimi, modüler yapılar, mekanik montaj, bakım-onarım hizmetleri ve ilerleyen dönemde küçük modüler reaktör (SMR) projeleri bu açıdan ciddi fırsatlar sunuyor.
Sanayi için de önemli bir fırsat penceresi açan bu küresel büyüme fırsatı doğru değerlendirilirse Türkiye yalnızca kendi santrallerine değil farklı ülkelerdeki projelere de ekipman ve mühendislik hizmeti sağlayan bir ülke haline gelecektir.
NÜKLEER STANDARTLARDA EKİPMAN ÜRETEN VE İHRAÇ EDEBİLEN BİR SANAYİ
Akkuyu NGS’de birinci ünitenin devreye alınmasına ramak kaldı. Bu dev projede Türk sanayicisinin yerlilik payı ve katma değeri beklediğiniz seviyeye ulaştı mı?
Akkuyu NGS gerçekten Türkiye için tarihi bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Projenin başlangıcında hesaplanan yerlileştirme hacmi 4 milyar dolardı; ancak sonrasında vergi ödemeleriyle de birlikte bu rakam 11 milyar doları aştı.
Projenin farklı aşamalarında tedarikçi ve yüklenici olarak yaklaşık 2 bin şirket projeye katıldı. Bu da oldukça önemli bir sayı. Tabii yerlilik ve katma değer meselesini değerlendirirken iki aşamalı düşünmek gerekir; bunlardan biri inşaat ve montaj aşaması diğeri ise yüksek teknoloji ekipman üretimi aşaması.
Akkuyu’nun ilk fazlarında doğal olarak ana teknolojiye dayanan ve kritik nükleer ekipmanlar yurt dışından getirildi. Bu, nükleer enerji sektörüne yeni giren her ülke için olağan bir durumdur. Ancak bununla birlikte Türk firmaları inşaat, çelik konstrüksiyon, altyapı işleri, yardımcı sistemler ve çeşitli sanayi ekipmanları gibi önemli alanlarda ciddi katkı sağladı. Binlerce yerli firma doğrudan veya dolaylı olarak projeye dahil oldu. Şantiyedeki inşaat malzemelerinin büyük bir kısmı Türk üretimi malzemelerden oluştu. Bununla birlikte, beklediğimiz seviyeye henüz vardığımızı düşünmüyorum. Çünkü bizim hedefimiz yalnızca “iş almak” değil, kritik bileşen üretebilen, tasarım sürecine dahil olabilen ve yüksek katma değerli ekipman sağlayabilen bir sanayi yapısına ulaşmak.
Nükleer enerji sektöründe gerçek katma değer reaktör ekipmanları, basınçlı kaplar, güvenlik sistemleri, kontrol ekipmanları ve ileri mühendislik hizmetlerinde ortaya çıkar. Bu alanlarda henüz yolun başındayız. Ancak Akkuyu NGS süreci sayesinde Türk firmaları nükleer kalite kültürüyle tanıştı, sertifikasyon süreçlerine girdi ve üretim altyapılarını bu standartlara göre dönüştürmeye başladı. Bu nedenle de projeyi bir sonuç değil, başlangıç olarak görüyoruz. Eğer ikinci ve üçüncü santral projeleri planlı şekilde devreye girerse yerlilik oranının kademeli olarak artması mümkündür. Asıl hedefimiz; Türkiye’de yalnızca montaj yapan değil, nükleer standartlarda kritik ekipman üreten ve bunu ihraç edebilen bir sanayi ekosistemi oluşturmaktır.

“AKKUYU SÜRECİ BİZE ÖNEMLİ BİR AVANTAJ KAZANDIRDI”
Sinop ve Trakya için Güney Kore, Rusya ve Çin ile görüşmeler sürüyor. NSD olarak, bu yeni projelerde nasıl bir model öngörüyorsunuz? Aynı zamanda tecrübe kazandığımızı ve yeni bir yerlilik payı elde edeceğimizi düşünüyor musunuz?
Türkiye artık nükleer enerjide ilk adımı atan bir ülke değil, ilk büyük projeden tecrübe edinmiş ve ikinci faza hazırlanan bir ülke konumunda. Bu açıdan Sinop ve Trakya projelerinin yalnızca yeni santral yatırımları değil, aynı zamanda stratejik bir sanayi politikası fırsatı olacaklarını düşünüyorum.
NSD olarak yeni projelerde “edinilen tecrübeler üzerine inşa edilen” bir model öngörüyoruz. Bize göre Türk firmalarının bu yeni projelere planlama aşamasından itibaren dahil olması yerinde olacaktır. Bu hem yerlilik oranını artıracak hem de firmaların yüksek katma değerli alanlara girmesini sağlayacaktır.
Buna ek olarak sözü edilen projelerde montaj ve inşaat işlerinin yanı sıra kritik ekipman üretimi, mühendislik tasarımı ve bakım-onarım hizmetlerinde de Türk firmalarının yetkinlik kazanması sağlanmalı. Bunun için uluslararası teknoloji sağlayıcılarla daha dengeli ve uzun vadeli iş birliği modelleri geliştirilmesi yerinde olacaktır.
Akkuyu süreci bize önemli bir avantaj kazandırdı: Artık Türk şirketleri nükleer enerji projelerine “ilk kez giren” firmalar değil. Firmalarımız kalite kültürünü, dokümantasyon disiplinini ve uluslararası denetim süreçlerini deneyimlediler. Bu çok ciddi bir eşik.
Dolayısıyla Sinop ve Trakya projelerinde yerlilik oranının daha yüksek olması hem mümkün hem de gerekli. Ancak bunun kendiliğinden gerçekleşmeyeceğini de biliyoruz. Planlı bir sanayi stratejisi, kamu-özel sektör koordinasyonu ve uzun vadeli bir yol haritası şart.
Biz NSD olarak bu ikinci fazın, Türkiye’nin nükleer enerjide gerçek anlamda oyuncu haline geldiği dönem olmasını arzu ediyoruz.
“TÜRKİYE, BÖLGESEL PAZARLARA ÇÖZÜM SUNAN BİR ÜLKE HALİNE GELEBİLİR”
Küçük Modüler Reaktörler (SMR) dünyada yükselen bir trend. Türkiye’nin bu alandaki mevzuat hazırlıkları, özel sektörün nükleer alanda yatırımcı olarak rol almasının önünü nasıl açacak?
SMR’ler gerçekten de daha düşük ilk yatırım maliyetleri, modüler üretim imkanı ve daha kısa inşa süreleri sayesinde finansman ve yatırım modellerini dönüştürüyor. Bu küçük ölçekli reaktörlerin en kritik özelliği de nükleer enerjiyi yalnızca devletler arası mega projeler olmaktan çıkarıp daha esnek ve sektör bazlı yatırımlara açma potansiyelleri.
Bu konuda iyi ve kapsamlı bir mevzuat oluşursa, Türkiye’de enerji yoğun sektörlerde faaliyet gösteren büyük sanayi kuruluşları kendi enerji ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla SMR projelerinde yatırımcı olarak yer alabilir. Şimdiden bu konuda Ar-Ge çalışması yapan önemli firmalar olduğunu biliyoruz.
SMR’lar sadece elektrik üretimi için değil; proses ısısı, hidrojen üretimi ve hatta endüstriyel bölgelerde entegre enerji çözümleri için de değerlendirilebilir. Bu da nükleer enerjiyi daha geniş bir sanayi ekosisteminin parçası haline getirir.
Biz NSD olarak SMR’ları Türkiye için iki açıdan önemli görüyoruz: Birincisi, sanayinin doğrudan yatırımcı olabileceği yeni bir model oluşturma potansiyeli. İkincisi ise yerli sanayi için daha erken aşamada tasarım, üretim ve tedarik zinciri entegrasyonu fırsatı sunması. Türkiye bu süreci doğru yönetirse, SMR teknolojisi alanında üretim yapan ve bölgesel pazarlara çözüm sunan bir ülke haline gelebilir.
SIÇRAMA DEĞİL, KADEMELİ BIR DÖNÜŞÜM
Bundan 10 yıl sonra, Türkiye’yi nükleer teknolojiyi sadece kullanan bir ülke olarak mı yoksa nükleer bileşen ihraç eden bir bölgesel güç olarak mı göreceğiz?
Öncelikle burada ‘nükleer teknolojiyi ihraç etmekten’ ne anladığımızı netleştirmek gerekir. Eğer kast edilen; bir ülkenin nükleer santrali A’dan Z’ye kurup ihraç etmesi ise, Türkiye bugün için henüz bu noktada değildir.
Ancak eğer konu; nükleer tedarik zincirine entegre olarak ekipman, bileşen ve mühendislik hizmetleri ihraç etmekse, Türkiye açısından çok daha gerçekçi ve güçlü bir potansiyelden bahsedebiliriz.
Bundan 10 yıl sonra Türkiye’yi sadece nükleer teknolojiyi kullanan bir ülke olarak görmek, potansiyelimizi azımsamak olacaktır. Doğru planlama, sürdürülebilir proje akışı ve sanayi entegrasyonu sağlanırsa Türkiye’nin nükleer tedarik zincirinde üretim yapan ve belirli bileşenleri ihraç eden bir bölgesel güç haline gelmesi mümkündür.
Ancak burada gerçekçi olmak gerekir. Nükleer sektör yüksek güvenlik standartları, uzun sertifikasyon süreçleri ve güçlü kurumsal yapı gerektirir. Bu nedenle süreç bir sıçrama değil, kademeli bir dönüşüm olacaktır.
Bugün Akkuyu ile birlikte Türk sanayisi nükleer kalite standartlarıyla tanışmış ve bu alanda yetkinlik kazanmaya başlamıştır. Nitekim bazı firmalarımız Rusya’nın yurt dışındaki projelerine, Bangladeş ve Mısır gibi, teklif verebilecek seviyeye gelmiştir.
Önümüzdeki 10 yıllık süreçte Türkiye; nükleer kalite standartlarına sahip üretici firma sayısını artırmış, kritik olmayan yardımcı sistemlerde güçlü yerlilik oranına ulaşmış, belirli mekanik ve yapısal bileşenlerde ihracat yapabilen ve mühendislik hizmeti sunabilen bir ülke konumuna gelebilir.
Bir sonraki aşama ise daha ileri teknoloji bileşenlerinde uzmanlaşmaktır. Bu da süreklilik gösteren bir nükleer enerji programı ve istikrarlı bir sanayi politikası ile mümkün olur.
Sonuç olarak, nükleer enerji sadece bir elektrik üretim meselesi değil, aynı zamanda yüksek teknoloji üretim kültürünün sanayiye yayılmasıdır. Bu perspektifle bakıldığında, 10 yıl sonra Türkiye’yi nükleer tedarik zincirinde söz sahibi bir bölgesel oyuncu olarak görmek bana göre son derece olasıdır.
Diyarbakır’da Dicle Üniversitesi yerleşkesinde petrol için 6 sondaj kuyusu açılacak4 Haziran 202613:02 Yeniköy Kemerköy Enerji, Water Europe üyesi oldu4 Haziran 202612:11 Rüzgar ve güneş yatırımları Türkiye’nin çevre hedeflerine katkı sağlıyor4 Haziran 202612:10 Togg iki modeliyle elektrikli otomobil satışlarında zirvede4 Haziran 202612:08 Girişim Elektrik Başkanı Harmanlı, enerji altyapısı yatırımlarının Türkiye için fırsat sunduğunu belirtti4 Haziran 202611:51