‘2028 hedefimiz 40-45 milyon metreküp günlük doğal gaz üretimi’

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, 15’inci Türkiye Enerji Zirvesi’nde Sertaç Komsuoğlu’nun sorularını yanıtladığı oturumda, Karadeniz ve Gabar’daki keşiflerin Türkiye’nin enerji bağımsızlığı açısından kritik bir eşiği temsil ettiğini vurguladı. Bakan Bayraktar, Karadeniz gazında üretimin kademeli olarak artırılacağını belirterek, 2028 hedefinin günlük 40–45 milyon metreküp doğal gaz üretimine ulaşmak olduğunu söyledi.

‘2028 hedefimiz 40-45 milyon metreküp günlük doğal gaz üretimi’
Petroturk | Enerji Haberleri
  • Yayınlanma19 Ocak 2026 09:34

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, 15’inci Türkiye Enerji Zirvesi kapsamında düzenlenen oturumda sektör temsilcileriyle bir araya geldi. Sertaç Komsuoğlu’nun moderatörlüğünde gerçekleşen oturumda petrol ve doğal gaz aramalarından LNG stratejisine, yenilenebilir ve nükleer enerji yatırımlarından arz güvenliğine kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulunan Bayraktar, Karadeniz gazı ve Gabar petrolünün Türkiye’nin enerji bağımsızlığı yolculuğunda stratejik bir dönüm noktası oluşturduğunu vurguladı. Bakan Bayraktar, 2028 yılına kadar Karadeniz’de günlük doğal gaz üretiminin 40–45 milyon metreküp seviyesine çıkarılmasının hedeflendiğini ifade etti.

Son dönemde enerjide bağımsızlık hedefi doğrultusunda petrol ve doğal gaz keşiflerinde adeta sınıf atladık. Özellikle son iki yıl, Türkiye tarihinde petrol ve doğal gaz keşiflerinin altın çağı oldu diyebiliriz. Şu anda da hız kesmeden yurt içi ve dışında yürütülen çalışmalar hakkında bilgi verebilir misiniz? Yakın dönemde yeni müjdeler beklemeli miyiz?

Öncelikle bu çok kıymetli hazirunu selamlıyorum. Enerji zirveleriyle birlikte bir araya geliyoruz. Türkiye’nin enerji ailesi bütün yönleriyle bu toplantıda. Çok önemli tartışmalar, gündem konuları var, bunlar sektörün geldiği noktayı göstermesi açısından fevkalade önemli.

Türkiye’nin petrol ve doğal gaz hikayesi, aslında biraz daha makro perspektiften anlatılması gereken bir hikâye. Daha çok elektriğe veya özellikle akaryakıt sektörüne yoğunlaştığımız dönemler olmuştur veya regülasyonlar üzerinde konuştuğumuz dönemler de oldu ama aslında baktığınızda Türkiye’nin büyük resminde iki tane çok önemli ithalat kalemi var. Bunlardan bir tanesi petrol, bir tanesi de doğal gaz. Türkiye’nin 2022 yılında toplamda enerji ithalatına ödediği 96,5 milyar dolarda petrol ve petrol ürünlerinin payı yaklaşık 40 milyar dolardı, doğal gazın payı 38 milyar dolar oldu. Bunlar çok anormal rakamlar. Malumunuz, özellikle pandemi çıkışıyla beraber dünyada enerji fiyatlarının çok yükseldiği bir dönem var. Bunu yaşadık ama normal yıllarda da biz yaklaşık 70 milyar dolar enerjiyi ithal ediyoruz. Mutlak suretle Türkiye’nin enerji ithalatına bir çözüm bulması lazım. Dolayısıyla aslında son 22-23 yılık AK Parti iktidarında stratejiler, projeler var ama petrol ve doğal gaz, özellikle upstream, yani aramacılık tarafı biraz devlet eliyle yürüdüğü için kamuoyuna açık alanda değil. 2016’ya kadar olan döneme baktığınızda, yabancı firmalarla, uluslararası temsilcilerle ki şu anda buradalar biliyorum, onlarla özellikle offshore’da veya karada bazı ortaklıklar vesilesiyle aramalarımız oldu. Bu şirketlerin dünyanın her yerinde operasyonları var; Afrika’da, Meksika’da, Brezilya, her yerde varlar. Dolayısıyla onlar için Karadeniz offshore’u herhangi bir lokasyon, bir proje, bir kuyu… Neticeye göre kararlarını alıp sonraki adıma geçme durumları söz konusuydu ve çoğunlukla da bir kuyu, bir sondaj sonrasında da bu projelerden çekildiler, farklı projelere yöneldiler. 2016’dan sonra biz önemli bir stratejik değişikliğe gittik ve dedik ki bu işte çok daha ısrarlı olmamız lazım. Bu işleri kendi gemilerimizle, ekipmanlarımızla, mühendislerimizle yürütmemiz lazım. Çok önemli bir stratejik ayrıma giderek Türkiye Petrolleri’ni bir ENP, bir arama üretim şirketine dönüştürme stratejisini ortaya koyduk. Malumunuz, sondaj gemilerimiz, sismik gemilerimizle ve şu an gelen iki sondaj gemimizle beraber Türkiye, dünyada dördüncü en büyük filoya sahip hale geldi. Çok büyük bilgi birikimi, deniz aramacılığında gelişim kaydettik. Bu sayede biz 2016’dan sonra arama sürecine başladık. Çünkü şunu biliyoruz; Türkiye bu sene itibarıyla yaklaşık 60 milyar metreküp gaz tüketecek. Türkiye’nin hane halkının doğal gaz tüketimi artıyor. Türkiye’nin sanayisinin doğal gaz tüketimi artıyor. Örneğin bu yıl olduğu gibi Türkiye’nin doğal gazdan üretimi artıyor. Doğal gaz enerji sektörümüz ve ekonomimiz için olmazsa olmaz bir şey. Doğal gazı ithal etmeyelim de daha az cari açık ortaya çıksın deme lüksümüz yok. Çok kritik bir yakıt ve bunun ithalatını nasıl azaltabiliriz, nasıl daha ucuzlatabiliriz diye çalışmalar yaptık. LNG kontratlarımız, boru hatlarıyla ilgili yeni alternatifler, gazın gazla rekabetini sağlayacak adımlarımız var. Ezcümle petrol ve doğal gaz aramasında 2016 çok kritik ve stratejik dönüşüm dönemi. Karadeniz gazının keşifinin ardından Gabar keşfi geldi ama bunlarla beraber Türkiye şu anda çok önemli bir aşamayı geçti; biz bunları yapabildiğimizi gördük. Şu anda ulaştığımız rakamlar geleceğimiz açısından çok önemli. Karadeniz’de şu anda birinci fazı bitirdik ki dünyada keşiften üretime ve üretimden sonra bu aşamaya gelmek, bu kadar kısa süre içerisinde hakikaten tarihi bir adım. Ve şimdi mevcut bulunmuş rezervi çıkarmak, o üretimi artırmakla ilgili yoğun bir çalışma var. 2026’da gerçekleştirilecek olan 16. Türkiye Enerji Zirvesi’nde üretimi iki katına çıkarmış hale geleceğiz inşallah. 2028 hedefimiz 40-45 milyon metreküp günlük üretim. 16-17 milyon hanenin doğal gazını kendi gazımızla karşılayabilmek. Karadeniz gazı şu anda bizim en önemli milli projelerimizin başında geliyor. Keza Gabar petrolü çalışmalarımız devam ediyor. 80 bin varillik günlük üretimimiz var. Bizim zamanımız çok kısıtlı, açıkçası her yıl bizim için kritik. Her devreye giren gaz bizim enerji ithalatımızı azaltıyor. Gabar petrolü en az 2 milyar dolarlık petrol ithalatını aşağı çekiyor. Bunlar bizim için hayati konular. Bununla beraber bir taraftan yeni müjdeler için de çalışıyoruz. Karadeniz’de bu sene 6 tane derin deniz sondajı yapmayı planlıyoruz. Beşinci sondaj gemimiz şu anda Türkiye’de. Muhtemelen 2026 başından itibaren operasyona hazır hale gelecek. Bu 6 sondajla hem Batı Karadeniz hem Orta Karadeniz hem de Doğu Karadeniz’de petrol ve doğal gaz arayacağız. Bunlardan sonra bir müjde gelebilir. Sondajı yapmadan bir şey söylemek erken ama çok iddialı şekilde hem buralara hem de karalardaki yeni aramalara yoğunlaşıyoruz. Diyarbakır’da önemli bir çatlatmayla unkonvansiyonelle alakalı büyük bir ortaklığımız var ve yurt dışında çok farklı ülkelerde Türkiye olarak hem denizlerde hem karalarda ortaklıklar yoluyla yeni projelere bakıyoruz.

Bir yandan keşif çalışmaları ve üretim hızla devam ederken özellikle son bir yıl içerisinde Gabar gibi üretim sahalarında başta öğrenciler ve gençler olmak üzere halkımızın çeşitli kesimlerine yönelik faaliyetler yapıldığını görüyoruz. Bu etkinlikler ve neticeleri hakkında bilgi ve görüşlerinizi paylaşabilir misiniz?

Türkiye Petrolleri, bizim çok önemli bir milli değerimiz, 1954 yılında kurulmuş. Bugün burada Koç Grubu’ndan, TÜPRAŞ, BOTAŞ, Petrol Ofisi’nden önemli temsilciler var. Belki eş zamanlı veya daha eski ama baktığınız zaman aslında enerjideki bütün önemli kurumlarımızın doğduğu ana kaynak Türkiye Petrolleri. Ama uzun yıllar belli bir kalıbın içerisinde kalmış. Belki o dönemlerde uluslararası ortaklıklarla aramaları vs. olmuş ama 2016’dan sonraki stratejik değişiklikle, Karadeniz’deki, Gabar’daki keşif, aslında Türkiye Petrolleri için çok önemli bir zihniyet devrimini gerçekleştirmenin hikayesi. Şunu söylemeye çalışıyorum, Türkiye Petrolleri artık kendine çok daha güvenen, bu işi başarmış bir milli değer. Kolay bir iş değil, herkesin çok iyi anlaması lazım. Karaya 170 km mesafede, Karadeniz’in ortasında, deniz derinliğinin 2100 metre olduğu bir lokasyonda, deniz tabanından sonra 3 bin metre derinlikte sondaj yapıyoruz, yerin altındaki yaklaşık 500 bar basınç altındaki yerden gazı çıkarıyoruz ve karaya taşıyarak orada proses edip evlerimizde, ticarethanelerde kullanır hale getiriyoruz. Operasyonun teknik anlamda ne kadar sofistike olduğunu söylemem lazım ki bunu sektör temsilcilerimiz çok iyi anlıyorlardır. Bunu yapabilme kabiliyetini bizim Türkiye Petrolleri’ne sağlamamız, en önemli kazanımlarımızdan bir tanesi. Türkiye’de çok ciddi bir tersine beyin göçü oldu. Türkiye’de çalışma imkânı olmamış, uluslararası şirketlerde çalışan birçok mühendisimiz buraya geri döndü. Bununla beraber kendine güvenmek, bunu yapma, gayret gösterme inancını ortaya koyabilmek en önemli şey.

Ayrıca bu faaliyetleri niye yapıyoruz? Gabar sahasına gençleri, öğrencileri götürmek istiyorum ama buraların lojistiği zor. Ayrıca bütün bu emekleri yapıyorsunuz, birileri çıkıyor size diyor ki; ‘bunlar gaz bulamazlar, arayamazlar, efendim bulsalar bile çıkaramazlar.’ Hatta daha saçma söylemler var; ‘buldukları gaz aslında Rusya’daki boru hattından gelen gaz’ vs. gibi… Gabar’da benzer söylemlerle karşılaşıyoruz. Buna inanan insanlar belki hâlâ vardır. Dolayısıyla bizim o taassup içerisindeki insanlara yapacak bir şeyimiz yok. Ama şunu istiyoruz; bunlar milli projeler, 20-25 yıl üretimden bahsediyoruz. Bugün 15 yaşında lisede, 20 yaşında üniversitede okuyan gençlerimizin, o olgunluğa geldiği zaman hâlâ bu üretimi görme şansı var. 80 milyonun ortak projesi. Dolayısıyla iyi bir şey olursa, bunun hepimize faydası var. Onun için gençlerimize buraları göstermek istiyoruz. Ben de zaman zaman bu gezilere katılıyorum, üniversitede jeoloji, petrol mühendisliği bölümünde okuyan gençlerimizi götürüyoruz. Diyoruz ki; ‘bak iki sene sonra mezun olduğun zaman buralarda çalışabilirsin.’ Onları oraya götürüp, ülkelerine olan güveni aşılamak önemli. Orada çalışan binlerce insanımız var. Gabar’da bugün 3600 kişi gece gündüz demeden çalışıyor. Biz oraya gidiyoruz heyetlerle, kameralar geliyor vs. iki saat sonra biz gittiğimizde o dağlarda o çocuklar yapayalnız çalışıyorlar. Bu gezilerin amacı bir taraftan da orada çalışan kardeşlerimizi motive etmek. Bir de tabii Türkiye’nin şu anda özellikle gündemindeki en önemli konulardan bir tanesi, malumunuz terörsüz Türkiye. Gabar, terörsüz Türkiye’nin ufak bir fragmanı. 40 yıldır ülkemizde ‘Gabar’ deyince aklınıza ilk terör, kan, gözyaşı, kurşun, mermi, gelirdi. Şimdi ‘Gabar’ deyince aklınıza ilk petrol geliyor. Bölge terörden arınınca çok daha güçlü bir arama programıyla, ısrarla, inatla yapınca bir netice aldık. İstihdam etkisini, makro anlamda ekonomimize katkısını söyledim. 2 milyar dolar daha az petrol ithal ediyoruz. İstihdam etkisi, oradaki çevresine yaptığı katkı ciddi anlamda farklar yarattı. Dağlarda yaklaşık 700 km yol yaptık ve en önemlisi de sosyal etkisine baktığınız zaman, sahada çalışan gençlerin yüzde 80’i Şırnaklı çocuklar. Türkiye’nin en genç nüfusa sahip illerinden bir tanesi. O çocukların gözünde artık hayata dair umut, beklenti var. Bunu ortaya koyabilmek, ekonomik etkilerin de ötesinde bir şey. Biz de tüm bunları gösterebilmek adına gençlerimizi, bir dönem kadın mühendislerimizi oraya götürdük.

Yerli kaynaklarımızı azami ölçüde kullanıma sunma çabalarının yanı sıra enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi konusunda da son dönemde yoğun bir çaba mevcut. Özellikle dünyadaki trendlere de paralel olarak bu yıl LNG konusu gündemde üst sıralarda. Son birkaç ay içerisinde bile BOTAŞ’ın birçok LNG kontratı söz konusu oldu. LNG’nin bu yükselişi, geleceğe dönük beklentiler, Türkiye’nin bu konudaki yaklaşımı konusunda bilgi alabilir miyiz?

Orada da şöyle bir strateji yürüyoruz; yaptığımız hiçbir şeyi tesadüf, anlık, günlük karar vererek yapmıyoruz. Bu, çok uzun dönemli bir planlamanın sonucu. Aslında bunları sizlerle de paylaşıyoruz. Arşive bakın. 2016 yılında LNG, petrol ve doğal gaz aramacılığında benzer bir strateji değişikliğine gittik. Gittiğimiz şey şuydu; dünyada özellikle Kuzey Amerika kaynaklı LNG ihracat bollaşmasını gördük. Kanada’da, Meksika’da da var ama ağırlıklı olarak Amerika kaynaklı muazzam bir LNG’nin piyasaya gireceğini öngördük. Şimdi yeni bir yükseliş dönemi geliyor, yine Kuzey Amerika kaynaklı. 2016’da onu gördüğümüzde, Türkiye olarak evet şanslıydık, komşularımızda doğal gaz vardı ama bizim günün sonunda doğal gazı daha ucuza kullanmamız lazım. Sanayimize, evlerimize çok büyük destek veriyoruz ama hazinenin üzerinde büyük yük oluşturuyor, bunun için de mutlaka gazı ucuzlatmak lazım. Bunun yolu da gazı bollaştırmaktan ve çeşitlendirmekten geçer. Bunun hepsini paralel bir şekilde yürütüyoruz. Karadeniz gazı için 16-17 milyar metreküplerden bahsediyoruz. 2028’e kadar yeni keşifler gelecek, belki 2030-32’lerde üretimimiz bunun da üzerine çıkacak. Ona da yürekten inanıyorum. Dolayısıyla üretimimizi artırmamız, gazı çeşitlendirmemiz lazım. Hem farklı ülkelerden hem de farklı rotadan gaz getirmemiz lazım. Yine bu süre içerisinde TürkAkım devreye girdi. Şubat 2022’de TürkAkım projesi yoktu. Rusya-Ukrayna savaşı vardı ve bizim gazımız nereden gelecekti? Ukrayna üzerinden transit geçerek Romanya, Moldova ve Bulgaristan’dan gelecekti. Ne kadar risk altında olduğumuzu düşünebiliyor musunuz? Hem arz güvenliğimiz için hem de gazı bollaştırmak adına çalışmalarımız devam ediyor. Altyapımızı güçlendirmemiz lazım. Türkiye, tarihinde ilk kez 2025 yılında Türkmenistan’dan 400 milyon metreküplük gaz aldı. Swap yoluyla bu gazı Türkiye’ye getirdik. Bir de ‘farklı formlarda gazı getirebilir miyiz?’ diye düşündük. Sıvı halde de bunu taşımak mümkün ve 2016’da kuzey Amerika’daki artışı görünce, biz de yoğun şekilde gazlaştırma altyapımıza yatırım yaptık. O gün itibarıyla Türkiye’nin yaklaşık 32 milyon metreküp gazlaştırma kapasitesi vardı. O yıl Aliağa’da bir özel sektör firmasının ve BOTAŞ’ın tesisi vardı. Bugün 5 tane tesisimiz var. O yıllardaki 32 milyon metreküp, bugün 161 milyon metreküpe çıktı. Başka bir deyişle Türkiye, çok iyi bir planlamayla gazının yarısını LNG olarak alabilecek bir altyapıya sahip oldu. 2016’da biz o LNG ihracatındaki trendi görünce ‘bundan istifade etmemiz için gazlaştırma kapasitemizi artırmamız lazım’ dedik. Bu stratejik değişiklikle altyapı LNG’yi çok iyi bir noktaya getirdi. LNG daha esnek, özellikle Amerikan LNG’si en ucuz kaynaklarımızdan bir tanesi, 2027’den sonra piyasaya da bunun çok net yansıması olacaktır. Uzun dönemli arz güvenliğimiz için de LNG’ye bu anlamda yatırım yapıyoruz. Son bir yıl içerisinde yaptığımız 150 milyar metreküpün üzerindeki uzun dönemli anlaşma, bunun bir işareti. Dolayısıyla Türkiye, kaynaklarını, depolama kabiliyetini artırıyor, bugün 6,3 milyar metreküpü geçkin bir depo kapasitesine sahibiz, bunu daha da artırmamız gerekiyor. Bugün hem Avrupa’ya hem Suriye’ye gaz ihraç eder bir ülke haline geldik. Bütün bunlarla beraber gaz ticaretinde daha yoğun, bizim en az 70-80 milyon metreküplük gazı sokabilecek altyapımız var. Tüketim 60 milyon metreküp. Macaristan Başbakanı Sayın Cumhurbaşkanımızı ziyaret etti. Onların da bizden beklentileri, gazla ilgili arz güvenliğini sağlayabilmek için nasıl çalışabiliriz? 2024’te BOTAŞ olarak Macaristan’ın gaz ihtiyacının yüzde 5’ini karşıladık. Dolayısıyla gazda çok yönlü bir strateji izliyoruz. İnşallah bunda da başarılı olacağız.

Bu alandaki gelişmelerin geleneksel doğal gaz kontratları ve ticari ilişkilere etkileri neler olabilir? BOTAŞ ile Gazprom arasında bu yıl sona erecek olan gaz kontratlarının ve özel sektörün ithalat kontratlarının durumu hakkında bilgi paylaşabilir misiniz?

Şuna da belki biraz değinmemiz lazım; doğal gazda çok önemli işler yapıyoruz ama yıllar önce konuştuğumuz, doğal gaz piyasası kanununun da öngördüğü serbestleşme açısından istediğimiz noktada değiliz. Daha serbest liberal bir piyasa hedefimiz var. O noktada çok fazla ilerleme yapamadık. Çeşitli sebepleri var. En baştaki sebep; gazı, maliyet esaslı satmamamız. Özellikle evlerimizde gazın yüzde 45’ini devlet olarak biz karşılıyoruz. Maliyet esaslı sunamadığın bir üründe, serbestleşme bir hayal, gerçekçi değil. Bu anlamda BOTAŞ büyük bir zararla karşı karşıya. Bunun yönetilmesi lazım. Bunu bugüne kadar yönettik ve devam edeceğiz. Özel sektörün elinde 10 milyar metreküpün üstünde gaz var. Süreleri dolmuş da değil. Dolayısıyla ithalatın özel sektör tarafından yapılmasının önünde bir engel yok. Hukuken de yok ama ticareten var. Maalesef onlar da yeterince rekabetçi bir fiyatla bu gazı tedarik edemedikleri için Türkiye pazarına giremiyorlar. Bu oyunun tek tarafı Türkiye değil. Orada ithalatçıların 10 milyar metreküp gazı getirebilmeleri lazım. Getirelim de BOTAŞ alsın diye değil, o zaman demezler mi bu ithalatçılar ne işe yarıyor? Onun için orada biraz gaz fiyatıyla alakalı ithalatçıların üstünde çalışması gereken bir husus var. BOTAŞ cephesinde fiyat kadar önemli olan husus arz güvenliği. BOTAŞ, bahsettiğimiz biten 21,75 bcm’lik kontratı, Gazprom sayesinde TürkAkım ve MaviAkım’dan bir yıl daha uzattı. Türkiye’nin arz güvenliğinde bu anlamda tehlike yok, o gaz inşallah BOTAŞ tarafından Türkiye’ye getirilecek ama ithal tarafın da sağlıklı çalışması için daha rekabetçi bir fiyatla onları Türkiye’de oyuncu yapabilecek noktaya gelmemiz gerekiyor.

Sadece doğal gazın üretimi ve tedariği değil, şebeke altyapısı ve bilhassa depolama kapasitesi konusunda da son yıllarda çok büyük çalışmalar ve gelişmeler mevcut. Gerek iletim gerekse dağıtım altyapısının geldiği noktadan memnun musunuz? Altyapının daha da geliştirilmesi yönündeki çalışmalar ve hedefler nelerdir?

Açıkçası iletim şebekemizin oldukça güçlü olduğunu düşünüyorum. BOTAŞ’ın 20 bin km’nin üzerinde dağıtım şebekesi var. Dağıtım sektörümüz, özel sektör eliyle büyümüş, Türkiye’nin sessiz devrimlerinden bir tanesi. Son 22-23 yıl içerisinde 220 bin km’nin üzerinde dağıtım yapmışız. Türkiye’de doğal gaz o kadar büyük, önemli bir unsur haline geldi ki beldelerimizden, köylerimizden ciddi talepler var. Doğal gaz, şebeke deyince dağıtım tarafını da es geçmeyelim. İletim tarafında BOTAŞ önemli yatırımlar yapıyor, devam edecek ama depolama açısından Türkiye’nin geldiği bugünkü nokta, 6,3 milyar metreküpler; Silivri 4,6, Tuz Gölü 1,7 metreküplerde ama burayı hızlandırmamız lazım. Bizim 2030’lara geldiğimizde ihtiyacımız olan gazın en az yüzde 20’sini depolayabilir hale gelmemiz lazım, hedefimiz bu. O tarihlere geldiğimizde örneğin 60 milyar metreküp tüketimimiz olsa, bunun 16-17’sini hatta 20’sini kendi gazımızla karşılıyor olsak, muazzam olur. LNG’ye yaptığımız altyapı yatırımı, bahsettiğim 160 milyon metreküplük gazlaştırma kapasitesini, 200 milyon metreküpe taşımak istiyoruz. Dolayısıyla bütün bunlarla beraber Türkiye’nin ihracat imkanları artacak. Bunu sağlayabilmek için gazı doğru zamanda doğru fiyatla alıp depolayabilmek önem arz edecek ama depolamada biraz daha hızlı gitmemiz gerekiyor.

Serbest tüketici limiti elektrikte neredeyse sıfıra inmiş olsa da son kaynak tedarik tarifesine tabi tüketici limitleri sübvansiyonların sürmesine yol açıyor. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir? Son kaynak tedarik tarifesi limitinin de sıfırlanması hedefleniyor mu; varsa bunun için bir takvim öngörülüyor mu? Doğal gaz için de benzer bir düzenleme olacak mı?

2019-2020’lerden başlayan, pandemi sürecinde, gelir durumu yüksek, ihtiyaç sahibi diye bakmaksızın kapsamı genişletilen ve herkesi içine alan bir destek programı uyguluyoruz. Bu uygulanan desteklerin verimliliği açısından doğru değil. Çünkü ihtiyaç sahibi olmayan kesimlerin, belli bir gelir düzeyinin üstündeki vatandaşların buna ihtiyacı yok aslında. Doğal gazda yüzde 43-44’leri bulan bir destek var. Evine 10 bin lira doğal gaz faturası gelen vatandaşın da faturasından 3-4 bin lirasını devlet karşılıyor. Sonra bir başka fırtınaya yakalandı dünya ve Türkiye. Pandemi çıkışıyla enerji, emtia fiyatları arttı, doğal gaz fiyatları Avrupa’da 3300 dolarlara çıktı. Bunları vatandaşlarımıza yansıtsaydık, çok daha büyük bir problemle karşılaşabilirdik. Görevi devraldıktan sonra ilk söylediğim konulardan bir tanesi, mutlak suretle bu destekleri doğru kanallara yönlendirmek gerektiğiydi. Bu SKTT uygulaması için Hazine ve Maliye Bakanlığımız, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığımız, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımız ile desteğe ihtiyaç duyan gelir gruplarını belirleyip, bunları daha çok desteklemek noktasında bir çözüm üretilebilirdi. Biz ne yapabiliriz diye düşündük ve şöyle gördük; Türkiye tüketimi ayda ortalama 200 kilovat/saat. Bunun iki katından daha fazla tüketimi olan kişi, daha fazla elektrik tüketen, evi büyük vs. 5 bin kilovat/saat yıllık tüketimi aşıyorsa, onu destekten çıkaralım dedik. 2025’te bunu uygulamaya koyduk. Ama SKTT’yi tedrici olarak düşürebiliriz ki bu sene EPDK’nın aldığı karar 4 bin kilovatsaat. Bakanlık olarak 2026’da biz de bunu bir kademe daha aşağı düşürebiliriz. Bir taraftan beklenen enflasyona göre fiyat düzenlemesi modelimiz var. 2023 yılından beri hükümetimizin uyguladığı ekonomi programında enflasyonla mücadele birinci önceliğimiz. Enflasyon bu kadar hayati öneme haizken siz enerji fiyatlarını, olması gereken yere çıkardığınızda enflasyon hedefinde şaşma oluyor. 2023-2024 yıllarında yaptığımız bütün fiyat düzenlemeleri, beklenen enflasyonun mutlaka altındadır. 2026 için de benzer bir yapıyı düşünüyoruz. Yüzde 18-20 beklenen bir enflasyon var, bizim fiyat ayarlamalarımız da bu minvalde olacak. Ama destekler konusunda bir isteğe bağlı formül hayata geçirmeyi düşünebiliriz. Enerji desteğine ihtiyacı olanların e-devletten başvuracağı bir sisteme mi dönsek diye düşünüyoruz. Benzer uygulamayı bakanlığımızın da alanı olan tüketim esaslı düşünüyoruz 2026’da. Nedir o? Örneğin; İstanbul’da yaşayan bir vatandaşımız ocak ayı içinde son 5 yıla baktığımızda ortalama 170 metreküp doğal gaz tüketiyor olsun, bir başka ayda 170 metreküp ortalamanın yüzde 50’sinden daha fazlasını tüketirse (255 metreküp gibi bir rakam yapıyor) bu vatandaştan desteği kaldırabiliriz. Herhangi bir aydaki ortalama tüketiminize bakıyoruz. Her ay bu değerlendirmeyi yaparak yüzde 50-70 daha fazla yapılan tüketimi destekten çıkarıyoruz. Bu tüketim alışkanlığıyla da alakalı bir konu. İnsanların bir kısmı 25-26 derecede oturmayı seviyor. Çok sıcak olduğu zaman dahi kombiyi kısmıyor, camı açarak serinliyor. Bunları da işin içine katmak suretiyle bu destekleri makul bir noktaya çekmemiz lazım. 2023-2024’te toplam destek tutarı 1 trilyon lira. Bunu hazinenin borçlandığını düşünün, iki yılda verdiğimiz rakam 1,5 trilyon liralar. Dolayısıyla bu çok sürdürülebilir değil. Bu kaynağı bizim farklı alanlara yansıtmamız söz konusu. Birtakım istisnalar tanımladık elbette, evde vatandaşın elektrikli cihaza bağlı yaşayan hastası vardır, tüketimi isterse 10 bin KW olsun, onun desteği mutlaka devam edecek ama yine hesap edemediğimiz şeyler olursa vatandaşlarımız başvuru yaparak destekten istifade edecek. Bunu yaptığımız zaman, desteği doğru yere vereceğiz. Belki daha az bütçelerle, 200 milyar lirayla bu işleri yapacağız. Önerilerimizden bir tanesi de şuydu; örneğin, emeklilerimize, kasım, aralık, ocak, şubat, mart gibi enerji faturasının bütçelerini zorladığı aylarda, nakdi bir yardımla destek olalım. Türkiye için çok daha isabetli bir model olur diye düşünüyorum.

Yenilenebilir kaynakların elektrik üretimindeki payı yüzde 60’ı aşmış durumda. Mevcut kurulu güç dağılımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yeşil dönüşüm sürerken arz güvenliği için baz yük santrallerinin sürdürülebilirliği de kritik önem taşıyor. Üretim portföyünün gelişimine ilişkin kısa vadeli hedefleriniz ve bu hedeflere yönelik çalışmalar hakkında bilgi verebilir misiniz?

Elektrik ekonomimizin omurgası. Elektrikte dünyada gördüğümüz birkaç trend var, onlardan bahsetmekte fayda var. Bir tanesi dünyada büyük bir yapay zekâ fenomeni var. Yapay zekâ, inanılmaz büyük bir hızla, yıkıcı bir etkiyle, birçok endüstriyi, her yönüyle etkileyecek bir kapsamla geliyor. Dolayısıyla yapay zekâ çok ciddi bir enerji ihtiyacı, bütün dünya veri merkezlerini konuşuyor.

Şu anda doğal gaz türbini bulmak için sıraya girseniz, 2030’dan önce kimse sizinle görüşmüyor. Özellikle Amerika kaynaklı doğal gaz santrallerine yoğun bir talep var, data merkezlerini, AI altyapısını destekleyebilmek için. Türkiye için de çok önemli olduğunu düşündüğüm konu elektrikli araçlar. Türkiye’de şu anda 332 binlere geldi rakam. Ülkemiz, belki genç nüfusumuzdan, belki insanımızın karakterinden kaynaklanan, bu yeni teknolojilere hızlı adapte olabilen bir yapıya sahip. Bundan dolayı da elektrikli araçlar orta ve uzun vadede elektrik talebini yukarı götürecek önemli bir unsur. Dünyada da Türkiye’de de böyle. Soğutma talepli kaynak da önemli ölçüde dünyada ve Türkiye’de büyüyor. Bu yaz Temmuz- Ağustos aylarında klima etkisi Türkiye’de elektrik talebini inanılmaz etkiledi. Önümüzdeki dönemde bunun daha da etkin olacağını görüyoruz. Yine önümüzdeki dönemde tüm dünyada gündemimize gelebilecek konulardan bir tanesi su konusu. Deniz suyunun arıtılması, belki orta ve uzun vadede gündemimizde olacak, tabii bunun için de elektrik talebi oluşacak. Bu açıdan baktığımızda dünyada ve Türkiye’de ciddi bir elektrik talebi geliyor. Bizim öngörümüz, son 20 yılda 3 kat büyüyen elektrik talebimizin, ilk projeksiyonlarımıza göre önümüzdeki 30 yılda yine bir 3 kat daha büyüyeceği yönünde. 350 TWh’lerin 1 trilyon 50 TWh’lere gideceğini öngörüyoruz. Lakin elektrikli araçları, data merkezlerini, soğutma amaçlı talebi, tam olarak öngörümüzün içine dahil edemiyoruz, dolayısıyla, daha büyük bir talep olacağı aşikar. Peki biz bu elektriği biz nasıl sağlayacağız? Üretim portföyünde çok ciddi gelişmeye ihtiyacımız var. Şu anda dengeli gibi görünen bir portföyümüz var ama çok hızlı yenilenebilir girişi baz yük santrallerimizde ihtiyacımızı artırıyor. Ayrıca, bizim artık kömür santrallerimiz yaşlanmaya başladı, özellikle eski, zamanında özelleştirilmiş santraller. Dolayısıyla onlarla alakalı bir strateji üretmemiz lazım. Nükleer, bu hikâyenin çok önemli bir yerinde, Türkiye 2050’ye gelindiğinde 20 bin megavat nükleer kapasiteye sahip olması lazım. Akkuyu’nun yanına Sinop’u, Sinop’un yanına Trakya’yı eklememiz, en az 5 bin MW’lık küçük modüler reaktör yapmamız lazım. Bu hayati önemde. Sanayimizin dönüşümü için de bu çok önemli. 2050’ye gelindiğinde Türkiye, elektriğinin yüzde 15’ini nükleerden karşılıyor olmalı. Böyle bir portföyde de doğal gaz santrallerin mutlak surette sistemin içerisinde olması gerekiyor. Bugün bütün santralleri yaşatacak bir modeli oluşturmaya çalışıyoruz. Sıkıntılar yok mu? Elbette var. Mesela yenilenebilir tarafta, hidroelektrik santrallerde, nehir tipi olanlarda, hatta barajlı olanlarda su azlığı bir problem. Bunu hibritle çözmek için çalışmalarımız var. Biyogazlarda bile zaman zaman maliyetler kurtarmadığı için sıkıntılar olabiliyor. Nihayetinde elektrikte çok iyi gidiyoruz, büyüyoruz ama orta ve uzun vadeyi planlamamız lazım. Önümüzdeki 1-2 yıl içerisinde bir sıkıntı yok ama orta ve uzun vadeyi bugün alacağımız kararlarla bütüncül bir şekilde planlamamız lazım. Elektrik iletim altyapımızın çok güçlenmesi lazım. TEİAŞ’ın, sistem operatörümüzün, dağıtım şirketlerinin yeni bir sistem işletmeciliğine gitmesi lazım. Türkiye genelinde iletim altyapısına yaklaşık 30 milyar dolarlık yatırım planlıyoruz. Bunlar önem arz ediyor ama trend şu anda yenilenebilir enerji. Bu yıl YEKA ihalelerine muazzam bir talep var. Tabii yenilenebilir enerjide de birkaç koldan yürüyoruz. Cumhurbaşkanımız 2024 yılında Bakü’de, Birleşmiş Milletler İklim Konferansı’nda, Türkiye’nin yenilenebilirde hedefini dünyaya ilan etti. O gün yaklaşık 30 bin megavatlarda olan güneş ve rüzgârdaki kurulu gücümüzü, 2035’te 120 bin megavata quadruple (4 katına çıkaracağız) edeceğiz. Bu sadece hedef olsun diye değil, oraya ulaşılması lazım. Bizim her yıl 8-9 bin megavat rüzgâr ve güneş yapmamız gerekiyor. Yapıyor muyuz? 2025 yılı için 8 bin megavat rüzgâr ve güneşi yapacağız inşallah. YEKA’lar var, lisanssız, lisanslı projeler var, tek tük depolamalar devreye giriyor. Dolayısıyla bunlarla beraber 8-10 bin megavatı yapacağız ama baz yük santralde çok hareketimiz yok maalesef. Bu nedenle Ocak ayında devreye girecek olan ENKA Grubu’nun 840 megavatlık Kırklareli santrali bizim için çok değerli. Akkuyu önümüzdeki yıl devreye girerse bize bin 200 megavat civarında, çok büyük baz yük getirecek. Baz yükte de farklı teşvik yollarıyla yeni kapasiteyi oluşturmayla alakalı çalışmalarımız var, bunları yapmamız gerekiyor. Tek başına yenilenebilir maalesef yetmiyor, onu mutlaka desteklememiz, doğru bir sistem işletmeciliğiyle şart.

Enerji üretiminin ötesinde çok farklı perspektiflerden de büyük önem taşıyan nükleer enerjide ikinci ve üçüncü santraller ile ilgili çalışmaların olduğunu biliyoruz. Bu alanda mevcut Akkuyu santralinde gelinen nokta, yerlileştirme hususunda atılan adımlar ve sağlanan ilerleme, bundan sonraki planlar konusunda bilgi ve görüşlerinizi alabilir miyiz?

Nükleer enerji hakikaten Türkiye için olmazsa olmaz, dahası dünya için olmazsa olmaz. Bahsettiğim elektrikteki büyük yapay zekâ veri merkezleri özellikle Amerika için geçici bir çözüm, bunlara doğal gaz santralleriyle elektriği sunmayı hedefliyor ama birçok teknoloji şirketinin de mevcut nükleer santrallerle uzun dönemli, 20 yıllık elektrik alım anlaşmaları imzaladığını, modüler santrallere yatırım yaptığını biliyoruz. Örneğin Bill Gates, Terra Power diye bir nükleer şirketine çok uzun zamandır yatırım yapıyor, biz de küçük modüler reaktörler için Terra Power ile görüşüyoruz. Dolayısıyla böyle bir dünyada iklim değişikliğiyle mücadele için ortaya konan küresel nükleer kapasitenin 2050’de mevcudun üç katına çıkması lazım. 1950’lerde ortaya çıkan o ilk süreçten sonra nükleerin yeniden doğuşu diyebileceğimiz bir süreç yaşanıyor. Türkiye o ilk nükleer doğuşu sürecinde aslında doğru adımlarla başlamış, 1956-58’de uluslararası nükleerle alakalı anlaşmalara taraf olmuşuz, konvansiyonlara katılmışız, 1960’larda İstanbul’da araştırma reaktörü kurmuşuz ama maalesef nükleer santral hedefimizi gerçekleştirememişiz ve 2026, Türkiye nükleer serüveninin 70. yılı ve inşallah Akkuyu’da ilk elektriği üreterek artık bu serüveni taçlandırmak istiyoruz. 1970’lerde İstanbul Teknik Üniversitesi Akkuyu sahasını uygundur diye tespit etmiş ve biz 2010’da Cumhurbaşkanımızın liderliğinde hükümetler arası anlaşmayla, Rusya ile iş birliği yaptık. Cumhuriyet tarihinin en büyük dış yatırımı ve bununla beraber Akkuyu’da dünyanın en büyük nükleer santral şantiye sahası devam ediyor. Normalde anlaşmamıza göre, bu yıl, 2025 nisan ayında ilk elektriği üretebiliyor olmamız lazımdı. Ancak pandemi süreçleri, yaşanan başka gelişmeler, örtülü, direkt veya endirekt bazı yaptırımlar, ekipmanların gecikmesi, alternatiflerin üretilmesi bize biraz zaman kaybettirdi. Ama bununla beraber bu yolda kararlılıkla gidiyoruz. İlkini yapmak hepimiz için çok değerli. Türkiye bu sayede ciddi bir tecrübeye sahip oluyor. Şu an itibarıyla, 2025 yılı ikinci çeyrek sonunda Akkuyu’da yaklaşık 10,6 milyar dolarlık yerliliğe ulaştık. Yüzde 56 yerlilikteyiz şu anda santral inşaatında. Hatta bugün kazanılan tecrübeyle, dünyadaki ikinci nükleer rönesansında Türk şirketleri farklı konumda olacak, bu çok büyük bir kazanım. Çok önemli insan kaynağı geliyor, bu alanda eğitim için yüzlerce öğrenciyi, Rusya’ya, Çin’e, Avrupa’nın farklı yerlerine gönderdik. Son iki yıldır da Teknofest’te bir nükleer teknoloji yarışması yapmaya başladık. Teknofest Türkiye’nin inovasyon platformu, dolayısıyla bu yarışmanın onun altında gerçekleştirilmesi gençlerin çok ilgisini çekiyor. O yarışmalarda özellikle küçük modüler reaktörlerle inanamayacağınız özellikte, gelişmişlikte, projeler aldık. Dolayısıyla Türkiye bu anlamda her koldan nükleeri, nükleer sektörünü geliştirmeye devam ediyor. Elektrik üretimi açısından Sinop önemli, orada görüştüğümüz ülkeler var, henüz anlaşma yapmış değiliz. Kore Cumhurbaşkanı’nın, Cumhurbaşkanımızı ziyaretinde en önemli gündem maddelerinden biri buydu. Bu anlamda mutabakat zaptı imzaladık, önümüzdeki 6-12 ay onlarla yoğun çalışarak Sinop’ta iyi bir noktaya gelmeyi hedefliyoruz. Burada, rekabetçi bir fiyat ve yerlilikle ilgili iddialı bir taahhüt, insan kaynağımızın gelişimine nasıl bir katkısı olacağına dair birtakım taahhütler bekliyoruz, bunun akabinde karar vereceğiz. Trakya’da Çin ile yürüyoruz, Amerika’da yaptığımız anlaşma, Amerikan şirketlerinin de ilgisini ortaya koyuyor. Belki Sinop ve Trakya, üçlü, dörtlü konsorsiyumlarla kurulabilir. Nükleeri, nükleer santralden, nükleer yakıta, araştırma reaktörlerine, hayatımızın her alanında kullanacağız. Sağlıkta, tarımda kullanıyoruz, dolayısıyla bunun hayata geçirilmesi farklı bir lige çıkaracak bizi.

Son dönemde enerji yatırımlarında en ön plana çıkan yatırım modeli YEKA oldu. Bu alandaki gelişmeleri, yatırımcıların ilgisini, önümüzdeki döneme ilişkin planları değerlendirir misiniz? En son ihalede ilk yüzer GES YEKA ihalesi de gerçekleşti. Deniz üstü RES başta olmak üzere kısa vadede bekleyebileceğimiz ilkler var mıdır?

Çok yakın zamanda Manisa’daki hidroelektrik santralin üzerine yaptığımız yüzer GES gibi projeleri bundan sonra çok daha yoğun görebileceğiz. Özellikle EÜAŞ’ın barajları, bunlarda önemli potansiyel var. Türkiye’de enerjinin her türünü doğru şekilde sisteme katabilmek, doğru kapasiteyi, doğru şekilde, doğru yatırımcıya verebilmek için çalışıyoruz. Sektörün tümüne bütüncül bakıyoruz. Herkes kendi problemini söyleyip ona çözüm üretmemizi istiyor ama bütün sektöre baktığınızda, ortadaki sorunları çözmek için açıkçası tek bir tane hızlı çözüm yok. Dolayısıyla bunları önümüzdeki dönemlerde adım adım hayata geçireceğiz. İlk olarak yapmayı düşündüğümüz, yüzer GES’ler bunların bir tanesi, bir diğeri offshore (deniz üstü) rüzgâr, 2035’e kadar Türkiye’nin 5 bin megavatlık hedefi var bu alanda. Önemli bir potansiyel var, ilk deniz üstü rüzgâr YEKA’mızı belki 2026 yılı içerisinde gerçekleştirebiliriz. Biz 51H dediğimiz, sanayicilerimizin özellikle kendi ihtiyaçları için kullanacağı kapasiteleri çok ciddi oranda tahsis ettik ve o projeler hayata geçiyor. Örneğin Oyak Grubu ciddi bir kapasiteye sahip, onu devreye almalarını bekliyoruz. Sanayicilerimizin elinde şu anda yaklaşık 20 bin megavat lisanssız kapasite var. Onların süreçlerini kolaylaştırabilmek için birtakım çalışmalar yapıyoruz, izin süreçlerinde sıkıntılar olabiliyor, oralarda yaptığımız kanuni düzenlemeyle bu işi hızlandırıyoruz, imarda, yapı ruhsatında, kamulaştırmada yapacağımız katkılarla, sanayicilerimizin elindeki bu kapasiteler bir an evvel devreye alınmalı. 2022 yılında 33 bin megavatın üzerinde depolamalı kapasite tahsis edildi, bunların devreye girmesini bekliyoruz. Bazen şehirlere yukarıdan baktığınız zaman OSB’lerde, hâlâ bazı çatıların GES kurmadığını görüyorsunuz. Yerinde üretim, yerinde tüketimi destekliyoruz, önceliğimizi ona veriyoruz. Dolayısıyla çatılarda birkaç bin megavatlık potansiyel olabilir, bunların da 2026’dan itibaren önünü açacağız. Lisanssız uygulamalarda depoyla beraber belki çözümler olabilir. Rüzgâr santrallerinin kapasiteleri artırılabilir ve YEKA’lar devam edecek. 9 Aralık 2025 günü yani bugün itibarıyla da YEKA rüzgârı tamamladık. 2025 Ocak ve Şubat’ta 2 bin megavat yarışma yapmıştık. Güneşte 3,25 USD cent/kWh, rüzgârda 3,5 USD cent/kWh bir taban fiyat vardı. Taban fiyattan sonra da katkı bedeliyle bu yarışmaları sonlandırdık. Güneşleri de geçtiğimiz hafta yaptık. Ocaktan sonra yaptığımız değişiklikle, dolar sentini euro sentine dönüştürdük. Talep yatırımcılardan geldi, ‘euro finansmana daha kolay erişebiliriz’ dediler. Dolayısıyla taban fiyattaki rakamlar güneşte 3,25 euro cent/kWh, rüzgârda 3,5 euro cent/kWh oldu. Bugün rüzgârda toplam 1150 megavatlık kapasiteyi ihale ettik. Ortalama 150 bin euro artı KDV olan katkı bedeli ile toplam 208 milyon euroluk, 6 yarışmanın sonucunda ihaleler sahiplerini buldu. 1,1 milyar dolarlık yatırım yapılacak. Yakın zamanda yaptığımız GES ile beraber toplam 309 milyon euro bir katkı bedeli yarışmalardan geldi. Yatırımcılarımızdan beklentimiz; bunların bir an önce hayata geçirilmesi.

Yenilenebilir enerji kaynaklarının şebekede oluşturduğu dalgalanmalar nedeniyle depolama, geleceğin enerji sisteminde kritik bir unsur olarak öne çıkıyor. Ülkemizde bu alanda 30 GW’ın üzerinde kapasite tahsisi yapıldı. Depolama teknolojileri ve bu alandaki yatırımlara ilişkin değerlendirme ve beklentilerinizi paylaşabilir misiniz?

Depolama çok kritik. Dolayısıyla bu verilen depolamalı lisanslarının bir an önce hayata geçmesini önemsiyoruz. Anlık denge açısından depolama çok kritik önemde. Türkiye özellikle yaz aylarında 19.00- 23.00 saatleri arasında çok ciddi bir talebi yönetmek durumunda. Dolayısıyla bu kesintili kaynakları ancak depoyla beraber hayata geçirmek doğru bir şekilde mümkün olabiliyor. Depolama yatırımlarının da bir an önce devreye girmesi, bizim için fevkalade önem arz ediyor. Bunun yanı sıra 10 yılı dolmuş lisanssız kapasiteler var, onları belki depoyla beraber, belki farklı bir şekilde sisteme sokmayı planlıyoruz. 2026 yılında bunun yol haritasını açıklayacağız. Depolama, sistemimizin en önemli güvenlik araçlarından biri haline geldi. Dolayısıyla yatırımcılara da çok ciddi sorumluluk düşüyor. Bu yatırımları bir an önce hayata geçirsinler. Hızlandırmak adına biz de elimizden gelen gayreti göstereceğiz. Elektriksiz bir dünya artık mümkün değil. Sadece aydınlatma için kullanmıyoruz, elektrik her yerde. Şebekemizin güçlü olması lazım, üretim kaynaklarımızın dengeli bir portföy içerisinde bu sisteme elektriği sunması lazım.

Uzun süre yenilenebilir enerji yatırımlarının büyük kısmını oluşturan öz tüketime yönelik lisanssız projeler, son dönemde kapasite tahsislerinin durmasıyla ilerleyemiyor görünüyor. Elektrifikasyon ve enerji geçişi açısından kritik olan dağıtık üretimde mevcut durumu, geleceğe dönük değerlendirmelerinizi ve uygulanacak politika yaklaşımlarını paylaşabilir misiniz?

2026’da kendi ihtiyacı için çatısına sistemi kurmak isteyen, illa fazlasını satarım demeyenler için bu alanı açmayı hedefliyoruz. Şu anda yatırımcıların elinde yaklaşık 15-20 bin megavatlık bir kapasite var. Depoları da kattığınızda, 33 bin megavat da orada var, bu neredeyse 55-60 bin megavat verilmiş kapasite demek. Biz bunu 5 yılda hayata geçirsek, bir kısmının süresi dolmak üzere ama yine de yılda 12 bin megavat eder. Şu an hiçbir kapasite vermesek bile bunu görmemiz lazım ama biz yine de bu sene 7-8 bin megavatlarda olacağız diyoruz. Mevcuttaki kapasitelerin yapılmasını bekliyoruz açıkçası. Onun dışında 51h ile ilgili şöyle bir boyut var, soruyorum; elektriği 3,25 cente mi, yoksa 8 cente mi almak istersiniz? Biz sanayicimizi sonuna kadar destekliyoruz, yaşadıkları sıkıntıları da biliyoruz; yeşil dönüşüm, Avrupa’ya ihracat, sınırda karbon meselesi… Ama bahsettiğimiz bütüncül bakış için bunun maliyet etkisini de bir şekilde hesaba katmamız gerekiyor. Şu an bir es verdik ama 2026’dan sonra hem çatı, öz tüketim amaçlı, hem 51h’lar için kapasite artışıyla ilgili çok kapsamlı bir projeyi açıklayacağız. Teknik kısıtlardan dolayı çok kolay olmadığını da dile getirmek isterim. O 51h’ı yapan Oyak Grubu, gibi sanayicilerimiz de var. Böyle bir durumdayız ama inşallah bunu da aşarak sektörümüzün önünü açacağız.